Bölüm 2 / 20
2-
BÖLÜM 2: YOKLUĞUN KAPANINDA
12 Eylül’ün soğuk ve karanlık gölgesi köyün üstüne her geçen gün biraz daha çöküyordu. Sıkı yönetim tedbirleri yüzünden tarlalardaki gidiş gelişler zorlaşmış, amelelik işleri iyice bıçak gibi kesilmişti. Reşo ailesinin iki göz kerpiç evinde ise yokluk artık sadece bir sıkıntı değil, mutfağın ortasında dikilen bir kabus halini almıştı. On dört çocuğun karnını doyurmak, hastalıklı baba Ahmo’ya her gün bir somun ekmek bulabilmek imkansızlaşmıştı.
Evin annesi Haco ile baba Ahmo, bir gece fısıltıyla konuşarak aile tarihinin belki de en zor kararını aldılar.
Agit yirmi iki yaşındaydı. Yakışıklılığıyla tüm kızların aklını başından alıyordu ama bu cazibe eve tek bir çuval un bile getirmiyordu. Çevre köyde, nispeten durumu daha iyi olan, toprağı ve hayvanları bulunan Mala Haydo ailesinin yirmi sekiz yaşındaki kızı Zöhre vardı. Zöhre; doğuştan bir bacağı hafif aksayan, yüzü çiçek bozuğu, oldukça çirkin ve sinirli bir kızdı. Yaşı da epeyce geçmişti. Ancak babası Haydo Ağa, kızını evlendirene hem biraz toprak hem de birkaç baş hayvan verme vaadinde bulunmuştu.
Haco için tek çıkar yol buydu: Agit’i Zöhre’ye vermek, böylece hem Agit’in boğazını eksiltip onu başı bağlı kılmak hem de Haydo Ağa’nın desteğiyle evdeki çocukları açlıktan kurtarmak…
Ertesi sabah, Haco durumu Agit’e açtı.
Agit duyduklarına inanamadı. Önce annesinin yüzüne baktı, sonra duvardaki kırık ayna parçasına… Mavi gözleri şaşkınlıktan ve öfkeden kocaman açılmıştı.
"Ne dersin sen ana?" diye bağırdı Agit, sesi kerpiç duvarlarda yankılanarak. "Beni Mala Haydo’nun kızına mı layık gördünüz? Benden altı yaş büyük! Yüzüne bakılacak hali yok! Ben ki bu köyde kimlerin peşinden koştuğu adamım, siz beni başlık parası, üç beş hayvan uğruna o kadına mı satacaksınız?"
"Sus Agit!" dedi baba Ahmo, tıkalı göğsünden gelen sert bir öksürükle. "Satan kimse yok! Evde sekiz küçük kardeşin aç yatar! Ceketinden başka neyin var söyle? Hangi güzel kızı sana ücretsiz verirler? Gururu bırak, gerçeğe bak!"
Agit ne kadar diretse de annesinin gözyaşlarına ve babasının çaresizliğine karşı koyamadı. Ağır bir eziklik, boğazına oturan kapkara bir düğümle kabul etmek zorunda kaldı.
İsteme günü geldiğinde, Agit büyük abisinden kalan ve omzu yamalı olan tek ceketini giydi. Aynaya bakmaya tiksiniyordu. Köyün çapkını, mavi gözlü Agit; şimdi çaresizliğin kurbanı olarak gelin kapısına götürülüyordu.
Akşamüstü, Reşo ailesinin büyükleri ve Agit, Mala Haydo’nun köyün girişindeki taştan yapılmış geniş evine doğru yürüdüler. Agit başını öne eğmişti. Yolda karşılaştığı köy gençlerinin, kuyudan su çeken kızların ona nasıl hayretle ve gizli bir acımayla baktıklarını hissedebiliyordu.
İçeri girdiler. Haydo Ağa başköşede oturuyordu. Odada ağır bir tütün kokusu vardı. Zöhre ise köşedeki minderlerin üstünde, suratı asık bir şekilde oturuyordu. Gerçekten de Agit’in hayal ettiğinden bile çirkindi; kalın kaşları birleşmiş, yüzündeki çiçek bozuklukları gaz lambasının ışığında daha da belirginleşmişti. Agit ona bakmamak için gözlerini tavandaki tahta kirişlere dikti.
Aramide çaylar içildi, hal hatır soruldu. Baba Ahmo, boğazını temizleyerek lafa girdi:
"Haydo Ağa, sebebi ziyaretimiz malum. Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınız Zöhre’yi oğlumuz Agit’e isteriz..."
Gelenek gereği kız tarafının büyüklerinin tebessüm etmesi, "Gençler birbirini gördüyse bize laf düşmez" demesi beklenirdi. Ancak odada buz gibi bir sessizlik oluştu.
Zöhre oturduğu yerden aniden ayağa kalktı. Yüzündeki öfke ve nefret açıkça okunuyordu. Agit’e doğru sert bir bakış fırlattı.
"Ben bu adamla evlenmem!" dedi Zöhre, sesi odayı çınlatarak.
Herkes şok içinde Zöhre’ye döndü. Annesi tülbendini düzeltip "Zöhre ne dersin sen, sus!" dese de kız dinlemedi.
"Neden susacakmışım?" diye bağırdı Zöhre. "Mavi gözlerine, kaşına gözüne güvenip köydeki kızları peşinde oynatan bu gamsız amelele mi evleneceğim? Cebinde bir kuruşu yok! Biliyorum, babamın hayvanları, toprağı için geldiniz kapımıza! Ama ben bu çulsuza varmam!"
Agit oturduğu yerde kurşun yemiş gibi donup kaldı. Yüzü alev alev yanmaya başladı. Hayatında ilk kez böyle bir aşağılanmayla karşılaşıyordu. Ancak asıl bomba henüz patlamamıştı.
Zöhre gözlerini babasına dikti:
"Benim gönlüm başkasındadır baba! Ben komşu köydeki Halil’i severim. Halil fakirdir belki ama merttir, gözü dışarıda değildir, benimle oyun oynamaz! Eğer beni birine verecekseniz Halil’e verin. Yoksa bu evde kendimi asarım, yine de bu mavi gözlü çapkına varmam!"
Odada adeta zaman durmuştu.
Agit’in annesi Haco ve babası Ahmo ne diyeceklerini bilemeyerek başlarını öne eğdiler. Agit ise oturduğu minderden yavaşça ayağa kalktı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. O ana kadar gururunu, yakışıklılığını ve havasını her şeyin üstünde tutan Agit, hayatının en ağır darbesini almıştı.
Kendisinden altı yaş büyük, çirkin bulduğu ve zoraki kabul ettiği bir kız bile onu reddetmiş, üstelik kalbinde başka bir adam olduğunu herkesin içinde haykırmıştı.
Haydo Ağa öfkeyle doğruldu: "Kızım sen ne saçmalarsın!" dese de ok yaydan çıkmıştı bir kere.
Agit daha fazla duramadı. "Kusura bakmayın Haydo Ağa," dedi sesi titreyerek ama sert tutmaya çalışarak. "Biz yanlış kapıya gelmişiz."
Agit kapıyı vurup dışarı çıktı. Arkasından anne ve babasının mahcup adımlarla geldiğini duyuyordu ama arkasına bakmadı. Gece yarısının soğuk ayazında, köyün tozlu yolunda koşar adımlarla yürümeye başladı.
Yolda Şefik ile karşılaştı. Şefik isteme olayını duymuş, merakla beklemişti.
"Agit! Ne oldu kardeş? Bitti mi bu iş?" diye sordu heyecanla.
Agit durdu. Mavi gözlerinde ilk kez bu kadar yoğun bir nefret, öfke ve kırgınlık vardı. Şefik’in yakasını tutacak gibi oldu, sonra elini indirdi.
"Bitti Şefik..." dedi sesi boğuklaşarak. "O kadın bile... O çirkin Zöhre bile yüzüme tükürdü. 'Ben başkasını severim, bu çulsuza varmam' dedi."
Şefik ne diyeceğini bilemedi, dona kaldı.
Agit başını gökyüzüne kaldırdı. Gece karanlıktı, yıldızlar bile kaybolmuştu. İçindeki çapkın, gamsız delikanlı o gece Mala Haydo’nun taş evinin odasında ölmüştü. Artık cebindeki parasızlığın sadece karnını acıktırmadığını, gururunu ve insanlığını da ayaklar altına aldığını iliklerine kadar hissetmişti.
"Bu köy bana dar artık Şefik," dedi Agit, dişlerini sıkarak. "Kimsenin yüzüne bakacak halim kalmadı. Bu yokluk, bu fukaralık benim şerefimi iki paralık etti. Ya bu topraklardan gideceğim ya da bu hırs beni yok edecek..."