MyStoryBölüm 3 / 8

Bölüm 3 / 8

ENAYİ BAKLAVASI

​Erzurum’daki ilk on beş günüm, tahmin ettiğimden çok daha hareketli geçmişti. Karakolun tek kadın doktoru olmam, özellikle genç ve yeni yetme askerler arasında gizli bir heyecan dalgası yaratmıştı.

Sürekli uydurma hastalıklarla revirin kapısını çalıyorlardı. Kimi parmağındaki minik sıyrığı "Doktor hanım iltihap kapmasın" diye büyütüyor, kimi tansiyonunu ölçtürme bahanesiyle soluğu burada alıyordu. Aslında hiçbir şeyleri yoktu tek amaçları içlerinde uyanan merak duygusunu gidermek ve karakolun yeni doktoruna kendilerini fark ettirmekti.

Bir gün yine kapı çalındı. İçeri giren, erlerden ziyade karakola yeni tayin olan Üsteğmen Kerem'di. Elini karnına bastırmış, acı çekiyor gibi yaparak sedyeye uzandı.

Eldivenlerimi takıp yanına yaklaştım ve karnına hafifçe bastırdım. "Nereniz ağrıyor üsteğmenim?" diye sordum

"Burası mı?" diyerek göğüs kafesinin hemen altına dokundum.

"Hayır, biraz daha yukarısı..." dedi inleyerek.

şüpheyle elimi biraz daha yukarı çıkardım "Burası mı?"

Subay bir anda gözlerimin içine baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi elini kalbinin üzerine koyup " işte tam da burası acıyor doktor hanım... Ve bu ağrının ilacı sadece sizde."

​İçimde hem bir kızgınlık hem de hafif bir gülme isteği uyandı. Profesyonelliğimi bozmadan elimi çektim ve eldivenlerimi çıkardım. "Sizin hiçbir şeyiniz yok üsteğmenim. Lütfen reviri hemen terk eder misiniz?" diyerek kapıyı gösterdim.

"Ama gerçekten hastayım, şifalı ellerinizden şifa bulacağıma inanıyordum..." diye mırıldansa da, bakışlarımdaki ciddiyeti görünce çaresizce reviri terk etti.

​Günler böyle akıp giderken, Erzurum’un o sert ama samimi havasına alışmaya başlamıştım. Karakoldaki insanlar sıcakkanlıydı. Ancak bir gün, iki aydır zorlu ve tehlikeli bir dağ görevinde olan altı kişilik özel bir ekibin karakola döneceği haberi yayıldı. Bu ekip, bölgenin en seçkin askerlerinden oluşuyordu ve görev dönüşü içlerinden birinin yaralandığı bilgisi geldi.

​Çok geçmeden revirin kapısı hızla açıldı. İki asker, sedyedeki yaralıyı içeri taşıyordu. Yanlarındaki askerlerden biri endişeyle, "Dağdan yürüyüş yaparken ayağı kaydı, düştü. Ayağının kırıldığından şüpheleniyoruz doktor hanım," dedi.

​Gözlerimi sedyeye ve yanındaki askere çevirmemle birlikte zaman benim için tamamen durdu. Göğsümdeki nefes boğazımda düğümlendi.

​Ayakta endişeyle bekleyen asker, çocukluğumda karakol bahçesinde benimle ve Ahmet'le sürekli dalga geçen, Ahmet’in en yakın arkadaşı Hasan’dı! Şimdi rütbe almış, yakışıklı bir üst teğmen olmuştu. Ama asıl şoku, sedyede acı içinde yatan adama baktığımda yaşadım.

​Ahmet...

​O upuzun kirpikleri, keskin kahverengi gözleri ve yılların daha da olgunlaştırdığı sert, yakışıklı yüzüyle tam karşımda, sedyede yatıyordu. Şimdi rütbesi yüzbaşıydı. İçimden bir şeyler kırıldı, un ufak oldu. Yıllardır kaçtığım o büyük travma, sedyede acı çeken bir adam olarak önüme serilmişti. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemeden birkaç saniye öylece dondum kaldım.

​Hemen kendimi toparlayıp profesyonel maskemi yüzüme geçirdim. Beni tanımamışlardı. Nasıl tanısınlar ki? Karşılarında o eski, çirkin, kısa boylu çocuk değil, tesettürünün altında asil bir duruşu olan, genç bir kadın doktor vardı.

Emre gerekli tıbbi malzemeleri hazırlarken bende muayene etmek için yaklaşıp

​"Neresi ağrıyor?" diye sordum, sesimin titrememesine özen göstererek.

Ahmet acıyla inleyerek ayağını gösterdi. Yaptığım ilk muayenede kırık değil, ciddi bir çatlak olduğunu sezinledim. "Kırık olduğunu sanmıyorum ama şüpheli bir çatlak var. Tedbir amaçlı hastaneye sevk ediyorum, orada alçıya alınması gerek," dedim.

​Hastaneye gönderildikten saatler sonra alçılı ayağıyla geri geldiğinde, beni yine tanımamıştı. Herkesin bana çok güzel bir kadın olduğumu söylemesine rağmen, Ahmet’i her gördüğümde kendimi yine o 12 yaşındaki yetersiz çirkin çocuk gibi hissediyordum. İçimdeki o derin kırgınlık ve hırs her geçen gün daha da büyüyordu. Bu yüzden ondan köşe bucak kaçmaya, göz göze gelmemeye çalışıyordum.

**** ​Revirin penceresi, karakolun geniş antrenman sahasına bakıyordu. Zerda, her fırsatta o pencerenin tülünü hafifçe aralar, gözleriyle sahayı tarardı. İçindeki o anlam veremediği merak ve kırıklıkla, bakışları istemsizce hep tek bir kişiye takılırdı Yüzbaşı Ahmet’e.

​Dışarıda, zorlu dağ görevinden dönen o altı kişilik özel tim antrenmandaydı. Sadece bir gün dinlenip hemen işe koyulmuşlardı. Takımın başında, 1.85 boyu, kalıplı vücudu ve sert bakışlarıyla her görenin bir kez daha dönüp baktığı Yüzbaşı Ahmet duruyordu. Yanı başında ise çocukluk arkadaşı Üst Teğmen Hasan vardı. Yıllar onları hiç ayırmamış, aksine aynı timde birleştirmişti.

​Timdeki diğer askerler de kendi aralarında şakalaşarak antrenman yapıyorlardı: ​Mehmet: 1.95’lik devasa boyu ve kalıbıyla timin en irisiydi. Ancak bu heybetli görüntüsünün altında, anne ve babasını kaybettikten sonra yetimhanede büyümüş, sevdiklerine canını verecek kadar kırılgan ve hassas bir kalp taşıyordu.

​Ali: 1.80 boyunda, yakışıklı bir teğmendi. Timin neşe kaynağıydı, şakalarıyla ortamı yumuşatırdı ama görev anında buz gibi bir profesyonele dönüşürdü.

​Ömer: 1.85 boyunda, centilmenliğiyle bilinen, kadınlara karşı aşırı kibar ama sinirlendiğinde tüm karakolu dize getirebilecek ağırlıkta bir askerdi.

​Emrah: Timin en küçüğü, çiçeği burnunda çaylağıydı. 1.80 boyunda, çok komik ama saf bir çocuktu. Timdeki kıdemliler sürekli onunla uğraşır, onu oyuna getirirlerdi.

​Koşunun ardından soluklanırken Mehmet, göz ucuyla revir binasına doğru baktı. "Beyler," dedi nefes nefese. "Yeni gelen doktoru gördünüz mü? Vallahi çok güzel bir kadınmış."

Ali sırıttı. "Ben henüz görmedim ama bu gidişle bugün yarın bir hastalık uydurup revire damlayacağım kesin."

​Hasan araya girip güldü. "Boşuna heveslenmeyin oğlum, kadın çok mesafeli. Bizim Ahmet’in ayağını muayene ederken yüzümüze bile bakmadı."

​Ahmet ise terini silerken sert bakışlarını revirin penceresine doğru çevirdi. Sanki orada, tülün arkasından kendisini izleyen ela gözlerin varlığını hissetmiş gibiydi. Çenesini sıktı, her zamanki o otoriter ve mesafeli sesiyle timine seslendi

​"Boş boğazlığı bırakın da işinize dönün! Karşınızdaki devletin doktoru, sizin eğlence malzemeniz değil. Herkes pozisyonunu alsın!"

​Ahmet’in bu sert çıkışıyla tüm tim sus pus olup antrenmana döndü. Ahmet ise içten içe, o revir odasındaki genç doktor kadının bakışlarında nedenini çözemediği, kendisini huzursuz eden tanıdık bir kırgınlık hissetmişti. Ama henüz hiçbir şeyden haberi yoktu...

​Yüzbaşı Ahmet Yılmaz’ın ayağı alçıya alındığı için sahaya inemiyor, antrenman sahasının kenarına çekilen bir sandalyede oturarak timine sert talimatlar yağdırıyordu. Görev dönüşü verilen o kısa dinlenme molasında, timin çapkın teğmeni Ali, elini beline koyup muzipçe sırıttı

"Beyler, buralar çok sessiz. Yazın şuraya ben bu yeni gelen güzel doktoru kesinlikle tavlayacağım."

Hasan ise başını iki yana sallayarak araya girdi: "Boşuna heveslenmeyin beyler. O doktor bizim Ahmet’e bile en ufak bir yüz vermedi. Sedyedeyken adamın suratına bile bakmadı. Size mi bakacak?"

​Timde hafif bir gülüşme yükseldi. Ali iyice gaza gelerek, "İddiasına var mısınız?" diye meydan okudu.

​Ahmet bu konuşmaları sandalyesinde oturmuş, çenesini sıkarak dinliyordu. İçinde anlam veremediği, kendine bile itiraf edemediği koyu bir huzursuzluk, tarifi imkansız bir sancı peydahlanmıştı.

​Ömer bardağını masaya vurup dalga geçti "Hadi görelim bakalım! Eğer bu doktoru beş günde tavlarsan, benden sana temizinden 20.000 lira!"

Diğerleri de hemen iddiaya katıldı. Masanın başındaki Ahmet ise derin bir nefes alıp, "Sen bu doktoru etkilemeyi başarırsan... Benden de sana 50.000 lira," dedi. Sesi buz gibiydi ama içindeki o buruk sızı her kelimesinde daha da katlanıyordu.

özgüvenleri ve sarsılmaz güvenleri onları öyle bir hale sokmuştu ki yaptıkları şeyin ne kadar yanlış olduğunun farkında değillerdi.

​Öğle vakti gelip çattığında, yemekhane her zamanki gibi kalabalıktı. Her tim kendi bölmesinde oturuyordu. Zerda üzerindeki önlüğün asaletini taşıyarak sıraya yönelecekken, Ali masadan kalktı. Yanındakilere göz kırpıp, "İzleyin şimdi, nasıl baştan çıkarıyorum doktor hanımı," diyerek kıza doğru adımladı.

​"Merhaba doktor hanım," dedi Ali, yüzündeki en etkileyici gülümsemeyle. "Siz yenisiniz galiba? Biz de görevdeydik, yeni döndük."

Zerda, karşısındaki askerin bu aşırı özgüvenli tavrına karşı mesafesini koruyarak "Evet. Yeni başladım sayılır. Bir ay ancak oldu."

"Karakolda bir sıkıntınız, bir ihtiyacınız olursa hiç çekinmeyin, hemen bana gelin. Her sorununuzu anında çözerim," diyerek göz süzdü Ali.

​Zerda hafifçe gülümsedi. "Teşekkür ederim."

"Yemeğinizi alıp bizim masaya geçebiliriz isterseniz? Sizi yalnız bırakmayalım," diyerek arkasındaki masayı işaret etti Ali.

​Zerda’nın gözü o masaya kaydığında Ahmet’in o sert, dondurucu bakışlarıyla doğrudan kendisine baktığını gördü. Bakışlarındaki o eski, kibirli tınıyı hisseder hissetmez genç kadının içindeki gurur şaha kalktı. Ali'ye döndü

"Çok teşekkür ederim ama ben ekip arkadaşlarımla yemeyi tercih tercih ederim," diyerek yemeğimi alıp arkadaşalarının olduğu masaya ilerledi

​Ali yenilgiyle masaya döndüğünde Mehmet bıyık altından gülüp "Ne oldu aslanım? süt dökmüş kedi gibi geri döndün?"

"Oğlum daha yeni başlıyoruz, durun hele! Bak gör, ben bu kızı beş günde dize getireceğim diyorum size niye inanmıyorsunuz." arkadaşları onu umursamazken Ahmet elindeki çatalı sıktığının farkında değildi

​Ertesi sabah Ali, erkenden revirin kapısında bitti. İçeri girerken yüzüne yapay bir acı maskesi takmıştı.

"Bugün çok kötüyüm doktor hanım... Ateşim var, içim yanıyor, neler olduğunu bilmiyorum," diyerek masaya yaklaştı.

​Zerda arkasına yaslanıp karşısındaki askeri süzdü. Durumu hemen anlamıştı. "Gel bakalım, ölçelim ateşini." Dereceyi koyup bekledi. Sonuç 37 dereceydi, yani sapasağlamdı. "Ateşiniz gayet normal Ali Bey," dedi imalı bir sesle.

"Hayır, vallahi yanıyorum ben!" diye rolüne devam etti Ali.

​Zerda gözlerini kısıp sordu: "Neyin peşindesin sen Üsteğmen?"

"Ben mi? Yok canım, görev aşkından yanıyorumdur belki..."

"Doğruyu söyle," dedi genç doktor sesini alçaltarak. "niyetin ne söyle, yoksa üst mercilere bildiririm bu durumu"

​Ali’nin gözleri şaşkınlıkla açıldı. Karşısındaki kadının bu kıvrak zekası onu hazırlıksız yakalamıştı. "yok valla kötü niyetim yok benim, şikayet etmenizi gerektiren bir durum yok, amacım sizi rahatsız etmek de değildi. Ben arkadaş kurbanıyım" diyerek kendini acındırmaya başladı.

Zerda, elindeki kalemi masaya bırakarak. şüpheyle Ali'yi süzmeye başladı "arkadaşlarınla bir olup eğlencemi aradınız kendinize" "yok doktor hanım olur mu öyle şey, haberin yok sanımırım namın almış başını gidiyor. herkes ne kadar cevval olduğundan bahsedip duruyor. bende merak ettim arkadaşlarda gaza getirince iddiaya girdik" sona doğru sesi kısılmıştı Alinin. gaza gelip giriştiği işten utanmış mahcup bir şekilde Zerda'nın gözlerine bakıyordu.

Zerda gözlerini kısıp anlamaya çalışır gibi " neyin iddiasına girdiniz"

Ali eliyle başını kaşıyıp "Yav doktor hanım ne olacak, sizi etkileyebilirsem onlardan para koparacaktım ama elimde patladı. valla dedikleri kadar varsınız"

Zerda büyük bir sakinlikle arkasına yaslanıp "ne kadarına girdiniz?" diye sordu

Ali kısa bir süre düşündükten sonra " çocuklar 20 bin lirasına iddiaya girdik Ahmet komutanımsa 50 bin vereceğini söyledi"

​Ahmet’in ismi geçtiği an Zerda’nın kalbinde eski bir yara sızladı. Ahmet Yılmaz, yıllar önce kalbini kırdığı o küçük kızın üzerinden bir iddiaya, bir oyuna girmişti. Madem öyleydi, içinde hissettiği kırgınlık ve hırsla bu oyunun kurallarını yeniden yazma sırası ondaydı

​"Tamam," dedi Zerda, Ali’ye bakarak. "Sana yardımcı olacağım ama bir anlaşma yapacağız. paranın tamamını ben alacağım."

Ali karşısındaki kızın bu uysal ve sakin haline şaşırıp afallasa da hemen pazarlık yapmaya çalıştı: "Doktor hanım, yapma gözünü seveyim... bari yarı yarıya yapsak ?"

"Hayır. tamamı benim. Aklın varsa kabul edersin. ha yok ben kabul etmiyorum dersende kararına saygı duyarım. kendi üzerime düşeni yapıp aranızda yaptığınız bu iğrenç oyunu gerekli yerlere iletirim"

​Ali yenilgi ve korkuyla kabul etti "Anlaştık! Ee, ne yapmamız gerekiyor?"

Zerda hafifçe gülümseyerek ayağı kalktı. "dışarı cıkıp yürüyelim biraz " diyip eliyle kapıyı gösterdi. Ali ne olduğunu anlamasa da el mecbur önden ilerleyip dışarı çıktı

revirin dışına çıktıklarında "Benimle çok eğlenceli bir şey konuşuyormuş gibi yapacaksın." diyip alinin karşısında durdu. ALİ ne yapmaya çalıştığını anlayınca hemen ayak uydurup çapkınlık hikayelerini büyük bir heyecanla anlatmaya başladı

​İkili, revirin bahçesinde, dışarıdan bakıldığında sanki dünyanın en komik şeyini anlatıyorlarmış gibi gülüşmeye başladılar. Zerda, başta sinirli olsa da Alinin anlattığı saçma hikayelerini dinledikçe içindeki gülme istediğini bastırmadan rahatça hareket ediyordu.

​bir süre sonra Ali gururla timin yanına gitti. "Gördünüz mü beyler? Beş gün değil, bir gün bile sürmedi. Doktoru bana hayran kaldı! keşke seninle daha önceden tanışsaydık diyip hayıflanıp durdu."

Emrah şaşkınlıkla "Nasıl yaptı n oğlum? Vallahi sende şeytan tüyü var!" Ömer inanmayarak homurdandı "Yok artık, öyle iki güldünüz diye hemen inanmam " "Ben doktorun ağzından duymadan asla inanıp para feda etmem." dedi Mehmet

Ali havalı göğsünü kabartarak ayağa kalkıp " iyi inanmayın yemekte görürsünüz " antrenman sahasına indi

öğlen olduğunda Zerda ekip arkadaşlarına Ali ile konuşması gereken özel bir durum olduğunu söyleyip yemeği onlarla yemeyeceğini bildirmişti.

Ali önden gitmiş ikisi içinde yemek alıp boş bir masaya oturmuştu, timdekilerde iki masa ilerde çaprazlarındaki yemek masasına oturmuş merakla Zerda'nın Alinin yanına gidip gitmeyeceğini bekliyordu.

Zerda içeri girince timin olduğu masaya kaçamak bir bakış atıp memnun bir ifadeyle Ali'nin oturduğu masaya doğru ilerledi.

birlikte keyifli yemek eşliğinde hoş sohbet etmeye başladılar. Zerda başta Ali'ye ön yargıyla yaklaşmış olsa da onunla sohbet edip tanıdıkça aslında ne kadar sevecen ve aptal olduğunu anlayıp ön yargılarını yıktı.

​Bu manzara karşısında Ahmet’in oturduğu sandalyede nasıl kasıldığını, parmaklarının demirlere nasıl gömüldüğünü tüm tim fark etmişti.

ikili yemek yedikten sonra hiç istiflerini bozmadan birlikte dışarıya çıkınca Ahmet öfkeden deliye döndü. Ayağa fırlayıp peşlerinden gitti

bahçede yanlarına gidip "Doktor hanım! Sizin yapacak işiniz yok mu? İşinizin başına dönün!" diye gürledi. Ardından Ali’ye dönüp "Ali! cezalısın derhal 100 şınav çekiyorsun!"

Zerda kaşlarını çatıp " ben sizin emir eliniz değilim benimle konuşurken kelimelerinize dikkat edin, ayrıca işimin olup olmaması sizi hiçbir şekilde ilgilendirmiyor." diyip hırsla arkasını donüp oradan uzaklaştı.

ali şaşkın bir şekilde Zerda'nın arkasından bakıp komutanına döndü "Komutanım yapmayın gözünüzü seveyim, ne cezası? ne yaptım ben " Ahmet işittiği azarlarla daha da sinirlenmiş alev alev yanan gözleri ile Ali'ye bakıp "sen hala burada mısın asker!" diye adeta kükremişti. "emredersiniz komutanım " deyip adeta koşar adımlarla uzaklaştı Ali

​Akşam saatlerinde Ali, iddiayı kazandığı için tüm arkadaşlarından parayı toplamış sıra komutanına gelmişti. bir türlü cesaretini toplayamadığı için kapının önünde dakikalardır volta atıyordu. parayı almazsa olmazdı çünkü Zerda eksiksiz bir şekilde istemişti parayı, kendi cebinden de o kadar para koymaya yüreği el vermiyordu. en sonunda korkunun ecele faydası yok deyip besmele çekip kapıyı üç kez tıklatıp yavaşça açtı.

Ahmet masasında oturmuş yaptıkları operasyonla ilgili son raporları hazırlıyordu. kapı tıklatılınca başını kaldırıp gelen kişiye baktı "komutanım müsait miydiniz?" Ahmet arkasına yaslanıp düz bir ifadeyle karşısındaki askere bakıp oturması için eliyle boş sandalyeyi işaret edip "müsaidim geç otur" dedi.

ali ellerini önünde birleştirip "yok komutanım fazla vaktinizi almayacağım" deyip bir adım daha yaklaştı "Komutanım, iddiayı kazandım. Söz verdiğiniz gibi parayı hesabıma yatırın lütfen." derken içinden de buradan tek parça ayrılmak için dualar ediyordu.

Ahmet iyice sinirlense de söz ağızdan çıkmıştı bir kere. "Tamam, parayı yatırıyorum ama o doktordan uzak duracaksın Ali! Burası asker ocağı, aşk meşk yeri değil! parayıda birazdan atarım hesabına şimdi çıkabilrsin" Ali içinden şükür çekip tam çıkacağı sırada tekrar komutanının sesini duymasıyla olduğu yerde hızla arkasını dönüp hazır ola geçti "Dediğim gibi Ali, doktordan uzak duracaksın" "emredersiniz komutanım" deyip hızla çıktı odadan

​Ali sözünü tutup topladığı bütün parayı içi yana yana Zerda’nın hesabına transfer etti.

​Zerda parayı alır almaz hemen Erzurum'daki en ünlü baklavacı dükkanını bulup aradı paranın tamamıyla tepsiler dolusu en kaliteli baklavalardan sipariş verdi.

ertesi gün karakola nizamiyenin önüne büyük bir kurye arabası yaklaştı , Zerda daha öncesinden gerekli izni almış nizamiyeye bildirmişti bu yüzden denetim sonrasında araç sorunsuz bir şekilde yemekhanenin önüne park edildi. baklava tepsileri yemekhaneye taşındı.

yemek vakti geldiğinde Zerda önden gidip yemekhanede görevli askerlerle konuşup onlarla birlikte tüm askerlere baklava ikram etti.

​En son elinde bir tabak baklavayla Yüzbaşı Ahmet’in masasına doğru yürüdü. Tabağı önüne bırakırken gözlerinin içine dik dik, gururla baktı ​"Kendi ak paranızmış gibi yiyin komutanım... Helal hoş olsun," dedi en tatlı ses tonuyla.

​Hemen çaprazında duran Ali, alttan alttan gülmeye başlamıştı bile. Zerda, Ali’ye doğru döndü ve herkesin duyacağı şekilde ekledi "Eee Ali... Bu dünyada bu kadar enayi olduktan sonra, biz daha çok tatlı yeriz." diyerek ellerini iki yana açıp masada oturan timi ima etti

​konuşması biter bitmez, Ahmet’in ağzına attığı baklava dilimi boğazına kaçtı. Öksürmeye başladı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. timdeki herkes nasıl enayi yerine konduğunu anlamıştı.

Ahmet öfkeden kıpkırmızı kesilmiş gözlerle Zerda’nın arkasından bakarken, genç kadın zafer kazanmış bir edayla çıkışa doğru yürüyordu.

Uygulamada reklamsız oku