Bölüm 1 / 43
Rozerin 1
ROZERİN
O sabah Midyat'ın taşları her zamankinden erken ısındı. Eylülün son haftasıydı ve güneş, avlunun duvarlarına bal rengi bir ışık bırakıyordu. Annem tandırın başında hamur açıyordu. Ben de semaverin altını kısıp çay bardaklarını tepsiye diziyordum.
“Rozerin, abini kaldır. Kahvaltı soğuyacak,” dedi annem.
“Abim dün gece eve gelmedi yadê.”
Annem başını kaldırdı. Elindeki oklava havada kaldı.
“Ne demek gelmedi?”
“Arkadaşlarında kalacağını söylemişti. Bana öyle yazdı.”
Annem bir şey demedi. Ama yüzünden bir gölge geçti. Abim yirmi yedi yaşındaydı. Yine de annemin gözünde hâlâ sokak lambasının altında top oynayan çocuktu.
Telefonum tam o sırada cebimde titredi. Ekranda abimin adını görünce gülümsedim. Onu azarlamaya hazırlanıyordum. Mesajı açtım ve gülümsemem dudaklarımda dondu.
Beni affet Rozerin. Ceylan'la gidiyoruz. Başka çaremiz kalmadı. Bavomun yüzüne bakamazdım. Ona sen söyle. Sizi çok seviyorum.
Mesajı üç kez okudum. Harfler her seferinde yerinden oynuyor gibiydi. Ceylan adını biliyordum. Karahanların küçük kızıydı. Abimin bir yıldır gizli gizli konuştuğu, adını bile evde fısıldayarak andığı kızdı.
Ve Karahanlar, bizim kanlımızdı.
“Ne oldu kızım? Rengin attı,” dedi annem.
Telefonu ona uzatamadım. Elim titriyordu. Annem hamurlu ellerini önlüğüne silip yanıma geldi. Ekrana baktı. Okuma yazmayı geç öğrenmişti, yavaş okurdu. Her kelimede dudakları biraz daha soldu.
“Ya Rabbi,” dedi sadece. “Ya Rabbi, sen bizi koru.”
Sonra yere çöktü. Ben de yanına çöktüm. Tandırdaki hamur yanmaya başlamıştı. İkimiz de kalkıp onu almadık.
Babam yukarıdan indiğinde ikimizi öyle buldu. Ömer Aydın, otuz yıl boyunca bu çarşıda telkari dükkânı işletmiş, kimseye borcu olmayan, sözü dinlenen bir adamdı. Merdivenin son basamağında durdu.
“Ne oluyor burada? Gülizar, niye yerdesin?”
Annem cevap vermedi. Telefonu ben uzattım. Babam gözlüğünü takmadan okudu. Gözleri kısıldı. Sonra telefonu geri vermedi. Avucunun içinde sıktı. Sanki o küçük cihazı ezerse olan biten geri alınacakmış gibi sıktı.
“Bunu ne zaman gönderdi?”
“Şimdi bavo. Beş dakika olmadı.”
“Ara onu.”
Aradım. Telefon kapalıydı. Bir daha aradım. Yine kapalıydı. Babam bana bakmadı. Duvardaki saate baktı. Saat sekizi yirmi geçiyordu.
“Karahanlar öğrenmeden önce öğrenmemiz lazımdı,” dedi. “Ama geç kaldık.”
“Belki daha bilmiyorlardır,” dedim.
Babam acı acı güldü.
“Kızım, o kızın yatağı boşsa onlar şimdiye bilir. Ceylan Karahan'ın kardeşleri, amcaları, amca oğulları şimdiye silahlarını yağlamıştır.”
Kapı çalındı. Hepimiz yerimizden sıçradık. Kapıda amcam Reşit vardı. Arkasında iki oğlu duruyordu. Amcamın yüzü taş kesilmişti.
“Ömer, haberin var mı?”
“Var.”
“Bütün Midyat'ın haberi var. Karahan konağının önünde arabalar toplanıyor. Sizin oğlan bu işi nasıl yapar? Bizi kana mı bulayacak?”
Babam başını eğdi. Ömrümde babamı hiç böyle görmemiştim. Amcam içeri girip divana oturdu. Oğulları kapının önünde kaldı. Birinin belinde tabancanın kabzası görünüyordu.
“Rozerin, sen yukarı çık,” dedi amcam.
“Ben de burada kalmak istiyorum amca.”
“Erkekler konuşacak. Çık yukarı.”
Annemin yüzüne baktım. Gözleriyle bana gitmemi söyledi. Yukarı çıktım. Ama odama girmedim. Merdivenin başına, korkuluğun gölgesine oturdum. Oradan aşağıdaki her sesi duyabiliyordum.
Küçük kardeşim Rojhat da odasından çıkmıştı. On altı yaşındaydı. Uykulu gözlerle yanıma çöktü.
“Abla, ne oluyor?”
“Sus,” dedim. “Sadece sus ve dinle.”
Aşağıda amcamın sesi yükseliyordu.
“Otuz yıl önce senin rahmetli dayın, onların emmisini vurdu Ömer. Biz o günden beri o aşiretle selamı kestik. Kız vermedik, kız almadık. Çarşıda aynı kaldırımda yürümedik. Şimdi senin oğlun gidip onların kızını kaçırıyor. Bu ne demek biliyor musun?”
“Biliyorum Reşit. Bilmez miyim?”
“Bu, kan demek.”
Rojhat elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi. Ben ona sarıldım. Ama aklım başka yerdeydi. Odamın köşesindeki çalışma masamı düşünüyordum. Üzerinde yarım kalmış bir gümüş küpe duruyordu. Bitirme projem için yapıyordum. Mardin'deki üniversitede son yılımdaydım. İnce telleri cımbızla kıvırırken hep bir gün kendi atölyemi açacağımı hayal ederdim.
O sabah, merdivenin başında otururken, o hayalin de bir tel gibi kıvrılıp kopacağını henüz bilmiyordum.
Öğleye doğru kapı birkaç kez daha çalındı. Akrabalar geldi, komşular geldi. Erkekler alt kattaki divanhaneye doldu. Kadınlar mutfağa, annemin yanına geçti. Kimse bana bir şey söylemiyordu. Ama herkes bana bakıyordu.
Bir ara halamın, annemin kulağına eğildiğini gördüm.
“Gülizar, böyle işler nasıl biter, bilirsin. Ya kan akar ya da kız verilir.”
Annem halamı itti. Sesini yükseltmedi ama sesi bir bıçak gibiydi.
“Bir daha bunu benim mutfağımda söyleme.”
Halam sustu. Ben de mutfak kapısının eşiğinde kaldım. O cümle aklıma bir kıymık gibi battı. Ya kan akar ya da kız verilir.
Evde benden başka kız yoktu.
