Bölüm 4 / 43
Adar 4
ADAR
Kararımı verdiğim günün akşamı ailemi yeniden salonda topladım. Bu sefer konuşan ben olacaktım.
Babam şöminenin yanındaki koltuğuna gömülmüştü. Doktor Orhan ona bir hafta istirahat vermişti ama babam yatakta yatmayı sevmezdi. Annem yanında oturmuş, tespihini çekiyordu. Nilgün pencerenin önünde sigara içiyordu. Serap ise kanepenin ucuna ilişmiş, ellerini dizlerinin üstünde kenetlemişti.
"Kabul ettiğimi biliyorsunuz," dedim. "Ama bir şartım var."
Annem tespihi bıraktı.
"Ne şartı oğlum?"
"O kıza el sürmeyeceğim."
Nilgün sigarasının dumanını tavana üfledi ve güldü.
"İşte bu yeni çıktı. Kuma alıyoruz ama kumaya dokunmuyoruz. Kardeşim bir dâhi."
"Ciddiyim Nilgün." Herkese tek tek baktım. "İmam nikâhı kıyılsın. Kız yalıya gelsin. Kimse ona eğri bir söz söylemesin. Ama aramızda karı koca ilişkisi olmayacak. Çocuk tüp bebek yöntemiyle olacak."
Babam koltuğunda doğruldu. Yüzü kızardı.
"Sen ne saçmalıyorsun?"
"Saçmalamıyorum baba. Serap'la yıllarca bu yolları yürüdük. Yöntemi biliyorum. Doktorlar gereğini yapar. Benim bir karım var. Ben karımı aldatmayacağım."
"Kız senin nikâhlın olacak oğlum," dedi annem. "Nikâhlına dokunmak aldatmak sayılmaz."
"Bana sayılır anne."
Babam bastonunu yere vurdu.
"Kaplanların torunu bir laboratuvarda mı olacak? Mardin'de duyan ne der?"
"Duyan bir şey demez baba. Çünkü kimse duymayacak. Bu iş bu salonda kalacak." Sesimi yumuşattım. "Sen torun istiyorsun. Torunun olacak. Nasıl olduğunun ne önemi var?"
Babam uzun süre bana baktı. Sonra başını çevirip şömineye baktı. Ateşin ışığı yüzündeki çizgileri derinleştiriyordu.
"Olsun," dedi sonunda. "Nasıl olursa olsun. Yeter ki olsun."
Annem derin bir nefes aldı. Nilgün omuz silkip sigarasını küllüğe bastırdı.
Serap ayağa kalktı. Yanıma gelip bana sarıldı. Kulağıma fısıldadı.
"Sen ne kadar iyi bir adamsın Adar."
Ona sarıldım. Göğsüme yaslanan bedeni bir an kaskatı kesildi. Bunu o zaman fark etmedim. Fark ettiğimi çok sonra anlayacaktım.
O gece Serap yatak odamızda aynanın karşısında makyajını siliyordu. Her akşam yaptığı gibi yavaş ve dikkatliydi.
"Aşkım," dedi aynadaki yansımama bakarak. "Tüp bebek konusunu bir daha düşünsen mi?"
"Neden? Sen rahatlarsın diye düşünmüştüm."
"Rahatlarım tabii." Pamuğu bıraktı. "Ama bu iş aylar sürer Adar. Belki yıllar. Biz yaşadık, biliyorsun. İğneler, hormonlar, bekleyişler, olumsuz sonuçlar... Babanın o kadar vakti var mı? Ya bir şey olursa?"
"Sen bana o kızla yatmamı mı söylüyorsun Serap?"
Serap döndü. Gözleri doldu.
"Hayır. Ben sadece babanı düşünüyorum. Bir de seni. Babana bir şey olursa kendini hiç affetmezsin."
"Bu konuyu kapatalım."
"Tamam aşkım. Sen bilirsin."
Ertesi sabah Doktor Selim'i aradım. Selim Bey yıllardır Serap'ın doktoruydu. Serap'ın bütün tedavilerini Nişantaşı'ndaki kliniğinde o yürütmüştü.
"Adar Bey, ne güzel sürpriz. Nasılsınız?"
"İyiyim Selim Bey. Size bir konu danışacağım ama aramızda kalsın."
Durumu anlattım. Selim Bey bir süre sustu.
"Tüp bebek mümkün tabii," dedi. "Hanımefendi genç ve sağlıklıysa şansı yüksek. Ama önce kendisini muayene etmem gerek."
"Bir şey daha soracağım. Serap'ın durumu kesin mi? Yani hiç mi şansı yok?"
Hattın öbür ucunda bir sessizlik oldu. Bu sessizlik normalden biraz uzun sürdü.
"Serap Hanım'ın dosyası hakkında ancak kendisinin izniyle konuşabilirim Adar Bey. Hasta mahremiyeti. Anlayışla karşılarsınız."
"Ben kocasıyım."
"Biliyorum. Ama kural kuraldır. Kendisiyle konuşmanız daha doğru olur."
Telefonu kapattıktan sonra camdan uzun uzun baktım. Selim Bey'in sesinde bir tedirginlik vardı. Ya da ben her şeyden şüphelenir olmuştum. Bu kuma meselesi beni zehirliyordu.
On gün sonra Mardin'e uçtuk. Babam doktorların bütün itirazlarına rağmen gelmekte ısrar etti.
"Oğlumun kızını ben isteyeceğim," dedi. "Abdülkadir'in kapısını ben çalacağım."
Annem, Nilgün, babam ve ben yola çıktık. Serap gelmedi.
"Kız isteme bana göre değil aşkım," dedi. "Ben düğüne gelirim."
Bu sözü o an bir şaka sandım.
Havalimanından şehre çıkarken babam arabanın camını indirdi. Sıcak ve kuru bir rüzgâr içeri doldu. Ova aşağıda sonsuz bir halı gibi uzanıyordu.
"Kokusunu aldın mı?" dedi babam.
"Neyin kokusunu baba?"
"Toprağın. Bu toprak başka kokar oğlum. İstanbul'un denizi var ama toprağı yok."
Babamın gözleri dolmuştu. Onu ilk kez bu kadar yumuşak görüyordum.
Eski şehre girdiğimizde araba dar sokaklara sığmadı. Gerisini yürüdük. Taş merdivenler, kemerli geçitler, kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlar... Herkes bize bakıyordu. Babam her köşede bir şey hatırlıyordu.
"Bak, şu fırın. Ben burada hamur yoğurdum. On yaşındaydım."
"Şu cami. Babam beni burada Kur'an kursuna verdi. Ben de kaçtım."
Nilgün ayakkabılarına söyleniyordu.
"Bu taşlarda topuklu yürümek işkence. Ne biçim şehir burası?"
"Senin dedenin şehri," dedi babam. "Sesini kes."
Abdülkadir Efendi'nin evi bir yokuşun sonundaydı. Kapıda bizi elli yaşlarında bir adam karşıladı. Zayıftı, yanakları çökmüştü. Gözleri ise fıldır fıldır dönüyordu.
"Kemal Abi! Hoş geldin, sefa geldin! Ayaklarını öpeyim!"
Babamın elini öptü. Annemin elini öptü. Sonra benim elimi tuttu ve bırakmadı.
"Damat bey, maşallah, maşallah! Aslan gibi!"
Elimi geri çektim. Adamın avucu terliydi.
İçeri girdik. Avlunun ortasında küçük bir havuz vardı. Havuz kurumuştu. Dibinde birkaç yaprak birikmişti. Salona geçtik. Sedirlerin üstüne yeni kilimler serilmişti. Belli ki bizim için ödünç alınmıştı.
Elif'in annesi Gülizar Hanım bizi selamladı. Başörtüsünü sıkıca bağlamıştı. Gözlerini yerden kaldırmıyordu. Sol kaşının üstünde sararmış bir morluk vardı.
Kapının arkasından iki çocuk başı uzandı. Biri küçük bir oğlandı. Diğeri on iki yaşlarında bir kızdı. Kızın gözleri kocamandı.
Bir de bir delikanlı vardı. On beş yaşlarında, uzun boylu ve zayıftı. Köşede dimdik duruyordu. Bize selam vermedi. Babası ona ters bir bakış attı.
"Yusuf! Misafirlerin elini öp!"
Çocuk kıpırdamadı. Sadece bana baktı. O bakışta öyle bir öfke vardı ki göz göze gelmekten kaçındım.
"Kusura bakmayın," dedi Abdülkadir Efendi. "Bu çocuk biraz hasta. Yusuf, git odana."
Yusuf odadan çıkarken hafifçe aksadı. Sırtını dik tutmaya çalışıyordu ama her adımda yüzü buruşuyordu.
Bir süre havadan sudan konuşuldu. Babam Mardin'i sordu. Abdülkadir Efendi eski günleri anlattı. Annem evi övdü. Nilgün telefonuna gömüldü.
Sonra kapı açıldı. Elif elinde bir tepsiyle içeri girdi.
Fotoğraf ona çok haksızlık etmişti.
İnce, narin bir kızdı. Başında beyaz, oyalı bir yazma vardı. Yazmanın altından birkaç tutam kara saç kaçmıştı. Üstünde lacivert, uzun bir elbise vardı. Elbise ona biraz bol geliyordu. Son günlerde zayıflamış gibiydi.
Tepsiyi önce babama uzattı. Sonra anneme, sonra Nilgün'e. En son bana geldi.
Göz göze geldik.
Kalbim göğsümde öyle bir çarptı ki elimi göğsüme götürmemek için kendimi zor tuttum. Gözleri kapkaraydı. İçlerinde öfke, korku ve yorgunluk aynı anda vardı. Ama bir şey daha vardı. Teslim olmamış bir şey.
Yanağında ince bir pudra tabakası vardı. Pudranın altında bir morluğun gölgesi seziliyordu. Alt dudağında da yeni kapanmış bir yara izi vardı.
Fincanı aldım. Parmaklarımız değmedi. O buna dikkat etti. Ben de ettim.
"Teşekkür ederim," dedim.
Hiçbir şey söylemedi. Geri çekildi ve annesinin yanına oturdu.
Kahvemden bir yudum aldım. Ağzım tuzla doldu.
Nilgün bana bakıp kıkırdadı. Damada tuzlu kahve verildiğini biliyordu. Ama bu kahvede bir avuç tuz vardı.
Elif'e baktım. Başını eğmişti ama dudağının kenarı hafifçe kıpırdıyordu. İçimden güldüm. Bu kız tamamen teslim olmamıştı.
Fincanı son damlasına kadar içtim. Boş fincanı tepsiye bıraktım.
"Çok güzel olmuş," dedim. "Eline sağlık."
Elif başını kaldırdı. Şaşırmıştı. Bir an bana baktı. Sonra hemen gözlerini kaçırdı.
Babam boğazını temizledi. Sonra o sözü söyledi.
"Abdülkadir, Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızın Elif'i oğlum Adar'a istiyoruz."
Abdülkadir Efendi bir saniye bile düşünmedi.
"Verdik gitsin Kemal Abi. Hayırlı olsun."
Bu kadar kolaydı. Bir kızın bütün hayatı bir fincan kahve süresinde el değiştirmişti.
"Abdülkadir Efendi," dedim. "Müsaade ederseniz Elif Hanım'la biraz konuşmak istiyorum. Yalnız."
Odada bir sessizlik oldu. Annem kaşlarını kaldırdı. Abdülkadir Efendi'nin yüzü gerildi.
"Damat bey, bizde âdet değildir..."
"Lütfen," dedim. "Beş dakika."
Babam bana baktı. Sonra Abdülkadir Efendi'ye döndü.
"Konuşsunlar Abdülkadir. Gençler artık böyle."
Elif'in annesi bizi dama çıkardı. Kendisi merdivenin başında, bizi görebileceği bir yerde durdu. Küçük kız da annesinin eteğine yapışmıştı.
Dam geniş ve aydınlıktı. İplerde çamaşırlar asılıydı. Ova aşağıda göz alabildiğine uzanıyordu. Elif damın kenarındaki taş duvara yaslandı. Bana bakmıyordu. Ovaya bakıyordu.
"Kahve için teşekkür ederim," dedim.
"Tuzu fazla kaçmış," dedi. Sesi sakindi. Sesini ilk kez duyuyordum. Alçak, biraz boğuk ve Mardin şivesinin yumuşaklığını taşıyan bir sesti.
"Fark etmedim."
Bana döndü. Gözlerini kıstı.
"Yalan söylüyorsunuz."
Güldüm. Kendimi tutamadım.
"Evet, yalan söylüyorum. Ama kahvenin tamamını içtim."
"Neden?"
"Çünkü bana bir şey söylemek istedin. Ben de dinlediğimi göstermek istedim."
Elif bir süre sustu. Sonra yeniden ovaya döndü.
"Benimle ne konuşacaktınız?"
Derin bir nefes aldım.
"Elif, bu evliliği ikimiz de istemedik. Bunu biliyorum. Ben evliyim. Karımı seviyorum. Sen de kim bilir neler hayal ediyordun."
Elif'in çenesi gerildi ama bir şey demedi.
"Sana bir söz vermek istiyorum. Sana el sürmeyeceğim. Ailem çocuk istiyor. Çocuk tüp bebek yöntemiyle olacak. Doktorlar gereğini yapacak. Sen yalıda kendi odanda yaşayacaksın. Kimse sana karışmayacak. Okumak istersen okursun. Ne istersen."
Elif yavaşça bana döndü. Yüzünde garip bir ifade vardı. Rahatlama mıydı? Kırgınlık mıydı? Okuyamadım.
"Yani ben sizin için bir ana rahmi olacağım. Öyle mi?"
"Hayır. Öyle demedim."
"Ama öyle." Sesi titredi. "Hepiniz öyle görüyorsunuz. Anneniz avucuma bakıp nasırlarımı saydı. Hatice Teyze doğurgan dedi. Siz de şimdi bana dokunmayacağınızı söylüyorsunuz. Sanki beni korumak istiyormuşsunuz gibi. Ama aslında karınızı koruyorsunuz."
Bu sözler yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çünkü yarısı doğruydu.
"Haklısın," dedim. "Karımı da koruyorum. Ama seni de korumak istiyorum. İkisi aynı anda olabilir."
Elif cevap vermedi.
Bakışlarım yanağındaki morluğa takıldı.
"Yüzüne ne oldu?"
Elif elini yanağına götürdü. Hemen indirdi.
"Merdivenden düştüm."
"Kardeşin de mi merdivenden düştü?"
Elif'in gözleri doldu. Dudakları titredi. Merdivenin başındaki annesine bir bakış attı.
"Lütfen," dedi fısıltıyla. "Lütfen bir şey söylemeyin. Siz gidince onlar burada kalacak."
Göğsümde bir şey yandı. Bu bir öfkeydi. Babasına, babama, anneme ve en çok da kendime duyduğum bir öfke.
"Sana bir söz daha veriyorum Elif. Benim evimde sana kimse el kaldırmayacak. Ne ben ne de bir başkası."
Elif bana uzun uzun baktı.
"Ben artık sözlere inanmıyorum Adar Bey."
"O zaman inanmak zorunda değilsin. Sadece izle."
Aşağı indik. Salona girmeden önce Abdülkadir Efendi'nin koluna girip onu avluya çektim.
"Abdülkadir Efendi, borcunuz yarın kapanacak. Dükkânınız da açılacak."
"Allah razı olsun damat bey, Allah..."
"Ama bir şartım var." Sesimi alçalttım. "Bir daha o çocuklardan birine ya da karınıza el kaldırırsanız haberim olur. O zaman verdiğim her kuruşu geri alırım. Şükrü Ağa'nın size yapacağından fazlasını da ben yaparım. Anlaştık mı?"
Adamın yüzü bembeyaz oldu.
"Anlaştık damat bey."
Akşam otele döndüğümüzde annem düğün tarihini belirlemişti. Düğün iki hafta sonra Mardin'de, eski bir konakta yapılacaktı.
Otel odamın balkonundan şehrin ışıklarına bakarken telefonum çaldı. Arayan Serap'tı.
"Nasıldı aşkım? Kızı gördün mü?"
"Gördüm."
"Nasıl biri?"
Bir an düşündüm. Nasıl biriydi? Tuzlu bir kahve. Kara gözler. Teslim olmamış bir bakış.
"Sıradan biri," dedim. "Sessiz bir kız."
Yalan söylüyordum. Kendime de yalan söylüyordum.
Kalbim o damdan indiğimden beri hızlı atıyordu. Bunun nedenini bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum.