MyStoryBölüm 3 / 14

Bölüm 3 / 14

Kaderin Ağları

Zelal, annesinin telefonu kapatmasının ardından fazla düşünmeden ilk Mardin otobüsüne bilet aldı.

Staj yaptığı hastanedeki arkadaşına kısa bir mesaj gönderdi:

“Acil ailevi sebeplerden dolayı bir süre gelemeyeceğim.”

Mesajı gönderdikten sonra telefonu birkaç saniye elinde tuttu. Daha fazlasını yazmak, yaşadıklarını anlatmak istiyordu belki ama kelimeler zihninde bir türlü anlamlı bir cümleye dönüşmüyordu. Şu an düşündüğü tek şey babasıydı.

Ev arkadaşına da durumu aceleyle anlattıktan sonra birkaç parça eşyasını valize doldurdu. Ne aldığını, neyi geride bıraktığını doğru dürüst düşünmedi bile. Sabah yedi buçukta kalkacak otobüse yetişmesi gerekiyordu.

Saat geldiğinde otobüse bindi ve cam kenarındaki koltuğuna oturdu.

Önünde uzun, yorucu bir yol vardı.

Ama Zelal için asıl yorucu olan yol değildi.

Babasına yetişip yetişemeyeceğini bilmemekti.

Aynı sabah, saat ona doğru Dr. Hakan her zamanki gibi kadın doğum servisine geldi.

Koridora girer girmez bakışları istemsizce çevrede dolaştı. Her zamanki telaş, hemşirelerin koşturmacası, hasta yakınlarının konuşmaları… Her şey yerli yerindeydi.

Bir tek Zelal yoktu.

Hakan bunu fark ettiğinde içinde anlamlandıramadığı küçük bir huzursuzluk oluştu. Birkaç saniye daha koridorun başında bekledi. Belki birazdan elinde dosyalarıyla köşeden çıkardı.

Çıkmadı.

Yakındaki stajyer hemşireye döndü.

— Zelal bugün gelmedi mi?

Genç hemşire başını iki yana salladı.

— Ailevi bir durum olmuş hocam. Apar topar Mardin’e gitmiş. İşlerini halledince dönecekmiş.

Hakan’ın yüzündeki tebessüm yavaşça kayboldu.

— Mardin’e mi?

— Evet hocam.

Hakan birkaç saniye sustu.

Daha dün aralarında geçen konuşmayı düşündü. İki hafta sonra içecekleri kahveyi… Zelal’in yüzündeki o mahcup tebessümü…

Bunun kısa bir ayrılık olduğunu düşündü.

En azından şimdilik.

— Anladım…

Söyleyebildiği tek şey buydu.

Ama Zelal’in apar topar gitmiş olması, nedense içine hiç sinmiyordu.

Otobüs kilometrelerce yol alırken Zelal gözlerini bir an olsun kapatamadı.

Başını cama yaslamış, dışarıda hızla geriye doğru akan manzarayı seyrediyordu. Aklında yalnızca babası vardı.

Ya yetişemezsem?

Bu düşünce her aklına geldiğinde kalbi biraz daha sıkışıyordu.

Ya bana hakkını helal etmeden giderse?

Gözlerini kapattı.

Ya beni hâlâ affetmediyse?

Yıllardır konuşmadığı babasının yüzü gözlerinin önüne geldi. Ne kadar kırgın olursa olsun, insan babasının ölüm ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında geçmişteki bütün kavgalar anlamsızlaşıyordu.

Sessizce ağladı.

Kimse fark etmesin diye yüzünü cama çevirdi. Bir yandan da içinden durmadan dua ediyordu.

Allah’ım… Babamı bana bağışla.

Saatler geçtikçe yol uzuyor, otobüs ilerledikçe Zelal’in içindeki korku daha da büyüyordu. Sanki şehirler değişiyor, yollar birbirini tüketiyor ama Mardin bir türlü yaklaşmıyordu.

Sonunda otobüs gece vakti şehre girdi.

Mardin tabelasını gördüğü anda Zelal’in yüreği burkuldu.

Yıllardır görmediği şehir, karanlığın içinde bile ona tanıdık gelmişti.

Gözlerini birkaç saniye tabeladan ayıramadı.

İçinden derin bir nefes verdi.

Ah Mardin…

Buradan kaçmak için ne kadar uğraşmıştı.

Şimdi ise babası için geri dönüyordu.

“Senden özgür olmak için kaçmıştım… Şimdi babam için geri dönüyorum.”

Şehrin girişinden itibaren Karahan soyadı gözüne çarpmaya başladı.

Fabrikaların tabelalarında…

Kamyonların kasalarında…

Depoların duvarlarında…

Nereye baksa aynı isim vardı.

Karahan.

Bu topraklarda kimin sözünün geçtiğini anlamak için başka hiçbir şeye gerek yoktu.

Zelal’in içinde yıllardır gömdüğünü sandığı o eski huzursuzluk yeniden kıpırdadı. Mardin’e daha yeni adım atmıştı ama sanki şehir onu çoktan tanımış, geçmişinden yakalayıp kendine doğru çekmeye başlamıştı.

Terminalden indikten sonra köy minibüsüne bindi.

Yaklaşık yarım saat sonra köyün girişinde indiğinde valizini eline aldı. Etrafına bakındı. Gece sessizdi. Birkaç sokak lambasının solgun ışığı dışında ortalıkta kimsecikler görünmüyordu.

Tam yürümeye başlayacağı sırada karşısında tanıdık bir yüz belirdi.

Karahan Konağı’nın kahyası…

Gaffur Efendi.

Zelal’in kaşları istemsizce çatıldı.

Onu burada görmek hiç normal değildi.

— Gaffur Amca… Siz burada ne arıyorsunuz?

Gaffur Efendi’nin yüzünde her zamanki ciddi ifade vardı.

— Gel kızım. Babanın yanına götüreyim seni.

Zelal başını iki yana salladı.

— Gerek yok. Ben giderim.

Gaffur Efendi onun elindeki valize uzandı.

— Olmaz.

Valizi usulca elinden aldı.

— Gece vakti tek başına yürümezsin.

Zelal itiraz etmek istedi ama kahyanın sesindeki kesinlik, daha fazla konuşmasına izin vermedi.

İçinde açıklayamadığı bir huzursuzluk vardı.

Neden Gaffur Efendi buradaydı?

Neden babasının evine onu götürmek istiyordu?

Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordu.

Sessizce onun peşine düştü.

Attığı her adımda içindeki sıkıntı biraz daha büyüyordu.

Sanki yalnızca baba evine değil…

Kaderine doğru yürüyordu.

Yıllar sonra evinin kapısını yeniden gördüğünde Zelal’in gözleri doldu.

Ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, bazı yerler insanın hafızasında hiç eskimiyordu. Çocukluğunun geçtiği bu ev de öyleydi.

Kapı açıldı.

Karşısında kardeşi Baran vardı.

Baran ablasını görür görmez kendini tutamadı.

— Ablam…

Zelal daha ne olduğunu anlayamadan kardeşi boynuna sarıldı.

— Seni çok özledim.

Zelal gözlerini kapatıp kardeşine sımsıkı sarıldı.

— Ben de seni…

Sesindeki titremeyi gizleyemedi.

Yıllardır görmediği kardeşinin kokusu, çocukluğundan kalan bütün anıları bir anda geri getirmişti.

İçeri girdiğinde annesi Efnan onu karşıladı.

Zelal annesini gördüğü anda içindeki bütün özlem yeniden kabardı. Fakat annesinin yüzündeki ifade, sarılmadan önce bile bir şeylerin yolunda olmadığını söylüyordu.

Efnan kızına baktı.

Gözlerinde özlem vardı.

Ama özlemin yanında başka bir şey daha vardı.

Korku.

Zelal henüz ne olduğunu bilmiyordu.

Fakat evin içindeki sessizlik, ona söylenmemiş bir gerçeğin ağırlığını taşıyordu.

Henüz kimse konuşmamıştı.

Ama herkes biliyordu.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Uygulamada reklamsız oku