MyStoryBölüm 3 / 6

Bölüm 3 / 6

1. Efnan

Sabahın ilk ışıkları, Amed’in sokaklarında usulca süzüldü. Efnan, yine bir duruşma salonundaydı. Her gün bin bir zorlukla yüzleşip, hayatta kalmayı başaran, azimli bir kadındı. Okumuş, avukat olmuştu; zorluklar onu yıldıramamıştı. Her girdiği duruşmayı kazanır, adaletin peşinden kararlılıkla koşardı. Gözü karaydı, korkusuzdu, çünkü her şeyin ötesinde, ne istediğini bilen bir kadındı.

Efnan, ağa kızıdır. Ailenin en küçüğüydü, göz bebeği, herkesin ilgi odağıydı. Ancak, dışarıdan bakıldığında sahip olduğu bu huzurlu imaj, aslında derin bir yalnızlık barındırıyordu içinde. Ablası, amcasının oğlu Fırat’la nişanlanmıştı. Efnan ise, teyzesinin oğlu Miran’la nişanlıydı. Yıllarca birbirlerine bağlı kalacaklarına inanmışlardı. Efnan, Miran’a olan sevgisini her an kalbinde hissetmiş, ona dair tüm hayallerini kurmuştu. Fakat, bir zamanlar hissettikleri tüm o saf aşk, gerçeğin soğuk yüzüyle buluşmak üzereydi.

Efnan, Miran’ı dört yıl boyunca her şeyden çok sevmişti. Evlenmek için mücadele etmiş, ailesinin onayını almak için her yolu denemişti. Yüreğindeki aşk, her an her düşüncesine hakim olmuştu. Ancak bilemezdi, her şeyin ne kadar farklı olacağına… Miran, ona olan sevgisini kaybedecek, tüm hayalleri birer birer yıkılacaktı.

Duruşma salonundan çıktığında havadaki serinlik yüzüne vurdu. Sabahın ilk ışıkları hâlâ şehrin üzerinde ağır ağır yükseliyordu. Efnan, çantasından telefonunu çıkardığında ekranında yanıp sönen bildirimler dikkatini çekti. Miran’dan onlarca cevapsız çağrı ve mesaj vardı.

Konuşmamız lazım.

Neredesin?

Bana mutlaka geri dönüş yap.

Bunlar gibi birçok mesaj… Kaşlarını hafifçe çattı. Miran böyle ısrarcı mesajlar atmazdı. Kalbinde beliren huzursuzluğu bastırarak daha fazla mesajları okumadan numarayı çevirdi. Telefonun birkaç saniyelik çalma süresi ona dakikalar kadar uzun geldi. Nihayet Miran’ın sesi duyuldu.

Efnan: Beni mi özledin, sevgilim?

Miran: Neredesin, Efnan?

Efnan: Duruşmam vardı, canım. Bir şey mi oldu?

Miran: Konuşmamız lazım. Yakındayım, gelip alayım seni.

Efnan: Olur, bekliyorum.

Efnan, Miran’ın sesindeki tuhaflığı fark etti. Normalde her konuşmasında sevgi dolu bir ton olurdu. Ama şimdi sesi soğuk, mesafeli ve gergindi. İçini sıkıntılı bir his kapladı. Ne olabilirdi? Başına kötü bir şey mi gelmişti? Onu böylesine huzursuz eden şey neydi?

Kendi düşüncelerine dalmışken Miran’ın arabasının yanında durduğunu fark etti. Derin bir nefes alarak arabaya bindi. Miran’ı her gördüğünde hissettiği o güven duygusu yine içini sardı. Ancak bu kez bir şeyler farklıydı. Onun yanına oturduğunda, her zamanki gibi elini tutmak, sarılmak istedi ama Miran hafifçe geri çekildi.

Bir şey vardı. Kesinlikle bir şey vardı.

Efnan: Miran? Neyin var?

Miran cevap vermedi. Gözlerini yola dikmiş, ifadesiz bir yüzle direksiyonu tutuyordu. Yol boyunca tek kelime bile etmedi. Normalde, onu gördüğünde gülümser, ellerini tutar, hatta durmadan konuşurdu. Ama şimdi yanında oturan adam bambaşka biri gibiydi.

Efnan içindeki huzursuzluğun giderek büyüdüğünü hissetti. Sessizliği ilk bozan kendisi oldu.

Efnan: Ne olduğunu söyleyecek misin sevgilim? Neyin var senin?

Miran yine sustu. Yutkunurken boğazının kasıldığını gördü Efnan. Gözlerini bir anlık ona çevirdi, sonra tekrar yola döndü. Sessizlik, aralarına kalın bir duvar gibi örülmüştü.

Dicle Nehri’nin Kıyısı

Araba Dicle Nehri’nin kıyısında durmuştu. Efnan, burayı anında tanıdı. İlk tanıştıkları, ilk göz göze geldikleri yerdi burası. O an gözlerinin önüne yıllar önceki o ilk an geldi. Miran, gözlerini ona ilk burada dikmiş, Efnan da ona ilk burada vurulmuştu.

İlk burada sevmişti Miran onu. Ve şimdi…

Efnan arabadan indi, derin bir nefes aldı. İçindeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Arkasından Miran da indi. Aralarında duran ince rüzgâr bile bu anın ağırlığını hafifletemiyordu.

Miran başını eğdi, sanki o da ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra ilk kez konuştu.

Miran: Seni ilk burada görmüştüm. Yanında abin Murat vardı. Seni burada sevdim, Efnan.

Efnan hafifçe gülümsedi. O günü hatırlamak hoşuna gitmişti. Sevdiği adamın dudaklarından bunları duymak, içinde kelebekler uçurdu. Ama onun gözlerine baktığında o tanıdık sıcaklığı göremedi. Yüzündeki tebessüm bir anlık dondu.

Miran: Annem hiçbir zaman seni istemedi. Ailenle aramız iyi değil diye… Bunun nedenini hiç açıklamadılar. Öz teyzen olmasına rağmen seni yine de istemedi, Efnan.

Efnan’ın yüzündeki gülümseme tamamen silindi.

Ne oluyordu?

İçini garip bir korku kapladı. Kalbinin daha hızlı attığını hissetti.

Efnan: Konu nereye varacak, Miran? Allah aşkına, ne oluyor?

Miran derin bir nefes aldı. Elleri yumruk oldu, sanki söyleyeceklerinden kendisi de nefret ediyormuş gibi. Sonunda gözlerini kaldırıp Efnan’a baktı.

Miran: Seni burada sevdim… Burada elini tuttum… Burada evlenelim dedim… Ve şimdi burada terk ediyorum seni.

Dünya bir anda durdu.

Efnan’ın nefesi kesildi. Sanki bir tokat yemiş gibi başı döndü.

Efnan: Ne dedin… Se-

Cümlesini tamamlayamadan Miran, elini tuttu ve avucunun içine yüzüğü bıraktı.

Parmaklarının arasındaki soğuk metal ona ait olan her şeyin, dört yılın, onca emeğin, sevdanın bittiğini haykırıyordu.

Miran: Annemi çiğneyip seninle evlenemem. Bitti, Efnan.

Efnan’ın gözleri doldu. Boğazına bir şey düğümlendi, nefesi kesildi. Ellerini yumruk yaptı, başını iki yana salladı.

Efnan: Yapma bunu bize, Miran… Ne olur yapma. Sen benim nefesim oldun, nefesimi kesme…

Miran gözlerini kaçırdı. O da acı çekiyordu, belliydi. Ama kararlıydı.

Miran: Bitti, Efnan. Bitti. Bin arabaya, konağına bırakayım seni.

O an Efnan’ın içinde bir şeyler koptu. Gözyaşları yanaklarını yakarken, tüm gücüyle haykırdı.

Efnan: Defol git, Miran! Bana yaşattığını yaşamadan ölme! Yuvam diyerek sığındığın ev başına yıkılsın! Gözyaşlarımla evladını yıkasınlar! Ah ettiğim her gün kan kus! Bundan sonra ne ölümün ölüme ne dirin dirime yarasın!

Miran başını eğdi. Gözlerinden çaresizliğin gölgesi geçti. Ama geri adım atmadı.

Efnan, gözlerinden yaşlar süzülerek arkasını döndü. Miran son bir kez baktı ona. Onun da gözleri doluydu ama gidemediği bir yolun yolcusu gibiydi.

Sonunda sessizce arabasına bindi ve uzaklaştı.

Efnan, ayaklarının titrediğini hissetti. Gözyaşları Dicle’nin suyuna karışırken içinde her şey paramparça oldu.

Kendini nehre atmak istedi. İlk defa bu kadar çaresizdi Efnan, ilk defa yalnızlık sarmıştı her yanını. İçinde kopan fırtınayı dindirecek ne bir söz vardı ne de bir el. Çünkü ilk defa sevmişti birini, hem de en büyük acısı olacağını bilmeden…

Dudakları titredi, nefesi düzensizleşti. Göğsü sıkışıyor, gözleri önünü göremeyecek kadar yaşla doluyordu. Ellerini başına götürüp saçlarını kavradı, nefes almak bile ağır geliyordu. Canı yanıyordu, içi paramparça oluyordu. Boğazında bir düğüm, ciğerlerinde ateş vardı.

Birden olduğu yerde doğruldu. Gözlerini Dicle’nin karanlık sularına dikti. Ürpererek nehre doğru bir adım attı. Toprak ayaklarının altında yumuşadı, sanki onu içine çekmek istiyordu.

Sonra başını kaldırdı, gözlerini gökyüzüne dikti.

Ve var gücüyle haykırdı.

Çığlığı, günün sessizliğini yırttı. Havanın boşluğuna, rüzgârın soğukluğuna karıştı. Dicle’nin üstüne titrek bir yankı düştü. O an sanki dünya durdu, zaman dondu. Sadece onun acısı vardı.

Yüreği ağlıyordu. Kalbi yerinden sökülmüş gibiydi.

Miran’ın sesi kulaklarında çınlıyordu:

"Bitti, Efnan. Annemi çiğneyip seninle evlenemem."

Dizlerinin bağı çözüldü. Yavaşça yere çöktü, parmakları ıslak toprağa gömüldü. Gözlerinden süzülen yaşlar, yağmurun ince ince dökülen damlalarına karıştı.

İlk defa güvenmişti. İlk defa babasını, abilerini karşısına almıştı Miran için. Herkes ona karşıydı ama o, sevdiği adam uğruna ailesini karşısına almaktan çekinmemişti. Babası, abileri hep karşı çıkmıştı bu aşka. "Oğlan tarafı seni istemiyor." demişlerdi. "Bu iş olmaz." demişlerdi. Ama o, onların sözlerine aldırış etmemiş, Miran’a inatla sarılmıştı.

Çünkü o, Miran’ı her şeyden çok sevmişti.

Ama şimdi? Şimdi aynı adam, aynı Miran onu burada, hatıralarının en kıymetli yerinde, ilk kez sevdiği noktada yapayalnız bırakıyordu.

Titreyen elleri avucundaki yüzüğe sıkı sıkıya sarıldı.

Parmaklarıyla yüzüğün soğuk metalini okşadı. Zamanında hayallerini süsleyen, her baktığında içinde kelebekler uçuşturan o yüzük, şimdi avuçlarının içinde bir ağırlık gibi duruyordu.

Koca bir enkaz gibi…

Birden gökyüzü gürledi.

Sanki gök de onunla birlikte ağlıyordu. Rüzgâr uğuldamaya başladı, Dicle’nin suları hırçınlaştı.

Efnan başını eğdi, gözyaşları yağmurla birlikte toprağa karıştı.

Kalbinin en derinlerinden gelen bir sesle fısıldadı:

"Bana yaşattığını yaşamadan ölme, Miran…"

Sesi rüzgâra karışıp kaybolurken, o gün Dicle’nin kıyısında sadece bir kadın değil…

Bir aşk da gömüldü.

Dicle’nin Şahitliği

Efnan dizlerinin üzerine çöküp kaldığında, zaman onun için durmuştu. Ne etrafındaki hırçın rüzgârı ne de tenine çarpan yağmur damlalarını hissediyordu. Gözleri boşluğa dalmış, avuçlarının içinde sımsıkı tuttuğu yüzüğe kenetlenmişti.

Yüzüğü kaldırıp avucunun içine koydu. O ince metal parçasına baktıkça içi titriyordu. Bir zamanlar hayaller kurduğu, parmağına takıldığı gün mutlulukla dolduğu yüzük, şimdi ona bir veda gibi bakıyordu.

Miran...

Dudakları titredi, boğazına bir yumru oturdu.

Ona ilk “Seni seviyorum.” dediğinde, Efnan kendini dünyanın en şanslı kadını sanmıştı. Onun gözlerine bakarken, her şeyin mümkün olabileceğini düşünmüştü. Miran’la bir ömür geçireceğini, onun yanında güvende olacağını… Oysa şimdi, o güvenin yerinde koca bir yıkıntı vardı.

Başını kaldırdı, karanlık gökyüzüne baktı.

“Allah’ım…” diye fısıldadı. “Neden? Neden sevmek bu kadar acıtıyor?”

Gözleri bir an Dicle’nin karanlık sularına kaydı. Kollarını iki yana açtı, hafifçe öne doğru eğildi. Birkaç saniye öylece durdu. Sular, sanki onu çağırıyordu.

Yaşamak artık ona ağır geliyordu.

Ama bir anda, içinden bir ses yükseldi.

"Sen güçlüsün, Efnan. Hayatın boyunca savaştın. Şimdi pes etmeyeceksin!"

Dicle’nin kıyısında geçirdiği o birkaç dakika, ona bir karar aldırmıştı.

Evet, Miran onu bırakmıştı. Evet, ailesi ona hep karşı çıkmıştı. Ve evet, en büyük hayali olan o mutlu yuva artık bir enkazdan ibaretti.

Ama o, Efnan’dı.

Bir avuç gözyaşıyla kaybolup gidecek biri değildi.

Titreyen elleriyle yüzüğü kavradı, son bir kez baktı. Sonra avucunu sıktı, tüm gücüyle fırlattı yüzüğü.

Metal parça havada birkaç saniye süzüldü ve sonra suyun yüzeyine çarpıp kayboldu.

O yüzükle birlikte, Efnan’ın içindeki saf umut da Dicle’nin derinliklerine gömüldü.

Ama o gün Efnan ölmedi.

O gün, Efnan yeniden doğdu.

Küllerinden Doğan Kadın

Dicle’nin karanlık suları, Efnan’ın en büyük hayalinin boğuluşuna sessizce şahit olmuştu. Suya düşen yüzük, gözden kayboldukça içindeki umutları da birer birer yok oluyordu. Kalbine işleyen derin acı, dalgaların arasında ağır ağır dibe batıyordu. Ama Efnan ölmemişti…

Ölen, o naif genç kızdı. Sevmenin mucizeye dönüştüğüne inanan, aşkı için dünyayı karşısına alan o masum kız, o nehrin sularında kaybolmuştu.

Dizlerinin üzerine düşmüş, yağmurun serin dokunuşuyla sarsılmıştı. İnce elbisesi vücuduna yapışmış, günü delen rüzgâr iliklerine kadar işlemişti. Ama içindeki yangın, dışarıdaki soğuktan daha acımasızdı. Ellerini göğsüne götürdü, sanki yerinden sökülmek üzere olan kalbini tutmak istiyordu.

Hâlâ atıyordu…

Ama eski ritminde değil. Acıyla, kırgınlıkla, öfkeyle…

Büyük bir nefes aldı, gözlerini kapattı.

"O zaman sen de yaşayacaksın, Efnan."

İçinde yankılanan bu fısıltı, onun en büyük gerçeği olacaktı.

Gözyaşlarını sildi. Ağlamayacaktı. Konağa döndüğünde kimse onu zayıf görmeyecekti. Bunu Miran’a, ona inanmayanlara, gözyaşlarının üzerine basıp geçenlere borçluydu. Güçsüz bir kadın olarak değil, dimdik ayakta duran bir savaşçı olarak dönecekti.

Ayağa kalktı.

Dicle’nin üzerinde yankılanan hıçkırıklarını bastırarak birkaç adım geri çekildi. Geriye dönüp nehre son bir kez baktı. Orada bıraktığı yalnızca bir yüzük değildi. Orada bıraktığı, Miran’ın aşkına körü körüne inanan genç kızıydı.

Ve şimdi karşılarında bambaşka bir kadın duracaktı.

Yağmurun şiddeti artıyordu, ama o umursamadan yürümeye devam etti. Adımları titremiyordu artık. Rüzgâr esip saçlarını savuruyordu, ama içinde büyüyen fırtınayla kıyaslanamazdı.

Bir zamanlar hayatının anlamı olan adam, tek bir kelimeyle onu silmişti. "Bitti."

Peki, öyle olsun.

Ama Efnan için asıl şimdi başlıyordu.

O kapıdan içeri gözyaşlarıyla değil, başı dik girecekti. Yıllardır onu koruyup kollayan abilerine, "Beni Miran'dan ayıramazsınız!" diye bağıran genç kıza, sevdiği adam uğruna ailesine meydan okuyan eski Efnan’a bir veda borçluydu.

Bugünden sonra, onu kimse kırılmış göremeyecekti.

Bugünden sonra, onu kimse üzülmüş, tükenmiş göremeyecekti.

Bundan sonra Efnan'ın gözyaşları bir daha kimsenin avuçlarına düşmeyecekti.

Bundan sonra, Efnan’ın adını herkes korkuyla anacaktı.

Çünkü küllerinden doğan bir kadın, artık yıkılamazdı. Efnan, yağmurun altında yürümeye devam ederken artık eski Efnan olmadığını hissediyordu. İçindeki fırtına, gökyüzünde çakan şimşeklerden bile daha şiddetliydi. Toprak çamura dönüşmüş, ayakkabıları her adımda daha da batağa saplanıyordu ama umurunda bile değildi.

Bu gün onun için bir dönüm noktasıydı.

Evi uzaktan görünmeye başladığında derin bir nefes aldı. Kapıya doğru ilerledikçe, içeriden gelen konuşmalar ve ayak sesleri ona neyle karşılaşacağını haber veriyordu. Kapının önüne geldiğinde duraksadı, başını kaldırıp konağa baktı.

Kapıdaki korumalar da efnana baktı ilk defa çaresiz gördüler efnanı

Eskiden bu kapıdan her girişinde huzur bulurdu. İçeride onu seven bir ailesi, ona güvenen abileri vardı. Ama şimdi, içindeki öfkeyi ve kırgınlığı bastırarak o kapıyı açacaktı. Eskisi gibi değil…

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Kapıyı sertçe itti.

Avludan geçip salona girdi

İçeride herkesin gözleri bir anda ona döndü. Yağmurdan sırılsıklam olmuş hali, solgun ama sert yüz ifadesi, simsiyah kesilmiş gözleriyle bambaşka bir kadın gibi duruyordu karşılarında.

İlk tepki, abisi Süleyman’dan geldi.

Süleyman: “Nereden geliyorsun sen?! Bu ne hal?!”

Efnan, abisinin otoriter sesi karşısında bir an bile geri adım atmadı. Eskiden olsaydı, böyle bir tepki duyduğunda başını öne eğerdi. Ama şimdi, başı dik duruyordu.

Efnan: “Cehennemden.”

Salondaki sessizlik daha da büyüdü. Anneleri Beyhan Hanım elini göğsüne koyarak kocasına baktı. Ahmet Ağa’nın gözleri kızının üzerindeydi. Murat, Kadir, Hüseyin ise Efnan’ın gözlerinde başka bir şey arıyor gibiydi.

Miran’dan eser yoktu.

Efnan’ın dudakları acı bir gülümsemeye kıvrıldı. Zaten olmasını da beklemiyordu. Miran, onu Dicle’nin kıyısında bırakmıştı. Şimdi kim bilir hangi vicdan azabıyla boğuşuyordu ama artık umursamıyordu.

Süleyman: “Efnan, bu halin ne bu yağmur da dışarıda ne işin vardı?

Efnan, çantasını yere bıraktı. Ağır adımlarla salona doğru ilerledi, ortada duran büyük masaya elini koyup hepsinin gözlerine tek tek baktı.

Sabah, adliyeye bıraktıktan sonra gelip almasan ne olacağını sanıyordun dedi efnan Süleyman. Gözlerinde bir suçluluk, bir de anlayış vardı. Süleyman ise başını sallayıp, "Taksiye binip gelebilirdin, geçtim onu, birini arasan yine gelir alırdı seni," dedi. O an bir anlık sessizlik oldu, sonra bir gülümseme belirdi Süleyman’ın yüzünde, ama bu gülümseme bir acının ifadesiydi.

Efnan, babasına döndü, gözlerinde büyük bir suçluluk, derin bir pişmanlık vardı. "Affet beni," dedi, ama sesi titriyordu. Babası ne olduğunu anlamadı, şaşkınlıkla yerinden dikleşip gözlerini kızına çevirdi. "Ne için kızım?" diye sordu annesi, sesindeki incelik, o kadar saf ve masumdu ki, Efnan sanki her şeyin daha kötü olacağını düşündü.

Efnan derin bir nefes aldı, ama bu nefes bir türlü rahatlatmadı. İçindeki baskıyı hafifletmedi. "Miran'ı istemediğin halde ben senin karşına çıkıp onu sevdiğimi söyledim, onu istediğimi, seni, tüm ailemizi yok sayarak söyledim," dedi. Bir anda, tüm o anların ne kadar yanlış olduğunu hissetti. Miran, her zaman arkasında durması gereken kişi miydi? Ama artık bunu düşünecek zamanı yoktu.

Abileri yerinden kalkıp, şaşkınlıkla, "Sana bir şey mi yaptı?" diye sordular. Efnan, nişanı bozduğunu söyledi, fakat tek kelimeyle daha fazlasını anlatamıyordu. Sadece Kadir abisi elini yumruk yapıp salondan çıkacakken, Efnan bir an için kalbi duracak gibi oldu. Kolundan tutarak, "Sakın," dedi. Çünkü Kadir’in o an gidişi, her şeyi daha da kötüye götürebilirdi. Eğer o giderse, onun. Katil olacaktı. Efnan bunu bildiği için izin vermek istemedi, gitmesine müsaade etmedi.

Babası, oğullarına dönüp gözlerinde bir öfke patlamasıyla, "Hiçbir şey yapmayacaksınız," dedi. Sözleri kesindi, kararlılıkla söylüyordu. Çünkü kendi yapacaktı, kimse onun kızlarını üzememeliydi. Efnan’ın babası, yıllarca sevdiği kadının bile ruhunu seven incitmeyen bir adam olarak, bir şeylerin değişmesini istiyordu. Kızını asla kaybetmek istemiyordu. Kızları onun en değerli hazinesiydi.

Efnan salondan çıkıp odasına gitti. Kendini banyoya atıp sıcak suyun altında sinir krizi geçirdi. O kadar yoğun bir ağlama içindeydi ki, vücudu titriyordu, zihni bulanıktı. Ama bir noktada, bir an için ağlamayı bıraktı. Ve düşündü: Bugün Efnan öldüyse, yarın dimdik ayakta duracak, tüm her şeyin yükünü kaldıracaktı. Sadece bunu yapmalıydı. Çünkü hayatı devam etmek zorundaydı ve o, bu dünyada hayatta kalmaya kararlıydı.

Uygulamada reklamsız oku