Bölüm 4 / 6
2. Paramparça
Efnan’ın adı gibi zarif ve güzeldi. Annesinin ona verdiği bu isim, tıpkı ona hayatta verilen tek armağan gibi özel, anlamlıydı. Efnan’ın babası, karısını her zaman “Cennet Çiçeğim” diye severdi. Onun gözlerindeki huzuru, gözlerine yansıyan sevdayı, kalbinin derinliklerinden gelen o saf sevgiyi anlatırken adeta başka bir dünyadan bahseder gibi olurdu. Leyla’sından sonra, hayatına yeni bir anlam katacak olan Efnan dünyaya gelmişti. Annesi, son beşiğine adını “Cennet Çiçeği” koyarken, bu dünyaya gelen kızının güzellikleriyle hayatına taptaze bir renk katacağını umut ediyordu.
Efnan güzeldi; yeşil gözleri, ona sanki doğanın tüm tazeliğini, toprağın derinliğini yansıtır gibi parlıyordu. Ela gözleri, en karanlık geceyi bile aydınlatacak kadar canlıydı. Kumral saçları, rüzgârda dans eden bir periye benziyordu; her bir telinin ardında ayrı bir hikâye, ayrı bir yaşam vardı. Al yanakları, her gülümsemesinde saf bir çocukluğun izlerini taşırken, son bebeği, son kuzusuydu. O, bir annenin her şeyini, her özlemini, her umudunu üzerine taşıyan bir çocuktu.
Ama kader ağlarını ona ters örmüştü. Kendisi güzel, ama kaderi çirkin olandı. Kader, adeta Efnan’ı teste tabi tutuyor, onu, en acı sınavlara tabi tutmak için peşinden sürüklüyordu. Acıyı çekecek, acının en derinlerine inen, her tarafı paramparça olan o olacaktı. Çünkü, annenin kaderi kızının cevizidir, derlerdi. Efnan da annesi gibi, kan davası yüzünden evlenecek olandı.
Beyhan Hanım, hayatında çok sevilen bir kadındı. Ancak, Efnan, kendisini istenmeyen, hor görülen biri olarak bulacaktı. Annesinin geçmişi, Efnan’ın geleceğine yansıyan bir gölge gibi olacak, kaderi de öyle… Kul, plan yaparken, kaderin kendi yolunu çizdiği, her şeyin öngörülemez olduğu bir hayatın içine çekiliyordu. Efnan’ın yüreği, sevdiği adam tarafından terk edilmişti. Üstelik, terk edilmesinin üzerine, nişan takmış olduğu başka birinin ismi, Efnan’ın ruhunu derinden yaralamıştı. Her şey, her şey öylesine kararmıştı ki, yüreği hâlâ yangın yeriydi. Zihninde düşünceler, acı dolu bir fırtına gibi esiyor, her şeyini kaybetmiş gibi hissediyordu. Sevdiği adam, ona olan tüm sözlerini yıkmıştı.
Yandıkça, bu ateş içinde daha da kavruluyor, her geçen saniye ruhunda büyük bir boşluk açılıyordu. Dışarıdan bakıldığında çelik gibi bir zırha sahipti, herkes ona güçlü bir kadın, soğukkanlı bir savaşçı diyordu. Ama içi, bir yıkımın ortasında paramparçaydı. Abileri, Miran’ı öldürmeyi düşünseler de Ahmet Ağa, oğullarını bu karanlık yola sürüklememek için engel olmuştu. Çünkü Ahmet Ağa, ne yapacağını bilen, adaletli bir insandı. Oğullarını, katil olmamaları için tüm belalardan uzak tutmuş, her zaman onlara doğru yolu göstermeye çalışmıştı.
Ahmet Ağa, berdele karşı duran bir adamdı, ama Zümra’ya bir türlü yetişememişti. O yüzden boynu bukuktu. Beyhan Hanım’ın yeğeniydi. Hayatının tüm zorluklarına rağmen dimdik ayakta kalmaya çalışmıştı. Kalp hastası, hayata tutunmaya çalışan bir kızdı. Sürgün edilmiş, vurulmuş, üzerine kuma gelmişti. Kocasını vurmuş bir kadındı, onu yakını yakmıştı. O, Zümra Aldanoğlu’ydu. Şimdi kızı Efnan, aynı ateşi içinde hissediyordu. Güçlü olmasını, asla yıkılmamasını istiyordu. Canıydı, kızıydı.
Hayat bazen, kimine güler, kimine küserdi. Efnan’a küsmüştü Miran. Efnan, o gün saçlarının her bir teline veda etmek istemişti. Onun en sevdiği şeydi, uzun, dalgalı saçları. Oysa şimdi, Miran’ın başka biriyle evleneceğini duyduğunda, saçlarını kesmek istemişti. Ama Leyla, ona izin vermemişti.
Günlerden bir gündü; kahvaltı sofrası kurulduğunda, herkes kapalı balkondaydı. Efnan’ın yediği yemek, son zamanlarda hayatındaki her şey gibi zehir gibiydi. Ama yine de annesini üzmemek için sofrada oturuyordu. O sofra kurulduktan sonra herkes yerini almıştı. İki abisi evliydi; Süleyman ve Kadir. En çok özendiği çiftlerdi. Süleyman, Esma’yı, Kadir ise Fatma’yı deli gibi seviyordu. Birbirlerine olan atışmalarını bile seviyor, aralarındaki ilişkiye hayranlıkla bakıyordu.O sırada yeğeni heja ona doğru koşuyordu.
Heja: "Halaaaa, yardım et annem saçlarımı yoldu!"
Efnan: "Esma, bırak benim kızımı!"
Esma: "Halası kılık kıyafetini de senin gibi, saçlarını toplamayı sevmiyor. Biraz Leyla Halana çekseydin."
Heja, omuz silkti: "Ben, Efnan halam gibi ası güçlü olacağım. Leyla Halam çok pasif," diyince herkes kahkaha atmıştı.
Efnan, yeğenine dönüp: "Sen bu lafları nereden öğreniyorsun bakalım?" diye sordu. Heja gülüp başını yere eğdi: "Amcam öğretiyor," dedi.
Süleyman, kızına bakıp derin bir nefes aldı. Gözlerinde gizli bir öfke vardı ama yine de sakinleşmeye çalışıyordu. Kızının masumca söylediği sözler.
"Söyle, Gül Goncam, hani amcan öğretiyor?" diye sordu, yüzü sertleşerek.
Heja ise çocukların neşesiyle, büyük bir coşkuyla cevap verdi:
"Murat amcam!" diye bağırarak sevinçle ekledi, "Hatta bana dedi ki, yanına bir erkek gelirse onu dövüp siltir dit dememi söyledi!"
Süleyman’ın bakışları, Murat’ın üzerinde donup kaldı. Gömleğinin kollarını kıvırırken sertçe bakışlarını ona yöneltti. Leyla ise Murat’a karşı homurdanıyordu, aralarındaki gerginlik çok açık bir şekilde hissediliyordu.
Leyla, Murat’a dönerek, sinirli bir şekilde: "Aşk olsun, benim hakkımda böyle mi düşünüyorsun?" diyordu, sesi titreyen bir öfkeyle.
Süleyman ise bu defa iyice yükseldi. "Lan sen kızıma küfür mü öğretiyorsun?" demeye kalmadan, Murat sofradan hızla kalkıp merdivenlere doğru koşmaya başladı. Süleyman da peşinden gitmeye koyuldu. Diğerleri bu durumu, çocuksu bir kavga gibi izlese de, Efnan’ın içinde volkanlar patlıyordu. Kalbi hızla atıyordu, çünkü bu gerginlik bile Efnan’ın içindeki derin acıyı bir kez daha gün yüzüne çıkarıyordu.
Efnan, hızlıca çantasını alıp avluya doğru indi. Son günlerde işine daha çok odaklanıyordu, çünkü tek sığınağı buydu. O an kapının önünde karşısına çıkan küçük bir kız çocuğu, Efnan’ı derinden sarstı. Çocuğun çıplak ayakları, toprakla kirlenmişti ve korkudan titriyordu.
Efnan, hızla yanına gidip, kızın omuzlarından tutarak sordu: "Kimsin sen?"
Küçük kız, gözlerinden süzülen yaşlarla birlikte yere kapanıp, "Yardım et, lütfen!" diye feryat etti. Efnan onu yerden kaldırırken, "Adını söyle," dedi.
"Adım Zeynep," dedi küçük kız, titrek bir sesle.
Efnan, yumuşak bir şekilde, "Zeynep, söyle şimdi bana, ne bu halin?" diye sordu. Kız çocuğu, yüzünde korku dolu bir ifadeyle, gözlerini yere dikerken yanıt verdi:
"Benim kan davası yüzünden kurban olarak verecekler. Avukat abla, nolur bana da yardım edin," dediğinde, Efnan taş kesildi. Çünkü karşısındaki çocuk, on üç ya da on dört yaşlarındaydı. Efnan, Zeynep’in koluna girip, onu konağa doğru götürmeye başladı. Kollarının altındaki çocuk, korku içinde titriyordu.
Efnan: "Ben sana yardım edeceğim, korkma," dedi Efnan, içindeki öfke ve endişe karışımıyla.
Kapıdan içeri adım attıklarında, Süleyman ve Murat hâlâ didişiyorlardı, diğer aile üyeleri ise onları gülerek izliyorlardı. Ahmet Ağa, kızını ve Zeynep’i görünce onlara doğru yürüdü. Fakat ne olduğunu anlamadan, kapıdan gelen silah sesleriyle tüm dikkatleri başka yöne çekildi. Ahmet Ağa.
"Çocukları yukarı çıkarın!" diye bağırdı. Leyla, Zeynep’i hızla odalardan birine götürüp kapıyı sıkıca kapattı. Ahmet Ağa ve oğulları dışarı doğru çıkarken, karanlıkta silahlar belirdi.
Dışarıda yaşlı iki adam ve beş altı genç vardı. Ahmet Ağa, bir an duraksadıktan sonra sertçe sordu:
"Kimsiniz siz?"
Yaşlı adam, kendisini tanıttı, "Evime aldığın kızın babasıyım, bunlar da oğlum," diyerek eliyle gösterdiği gençleri işaret etti.
Ahmet Bey, öfkeyle bağırarak: "Kimsiniz, dedim?" diye tekrar sordu.
Yaşlı adamın cevabı bu defa daha sakin olmuştu: "Ben Resit," dedi. Ahmet Ağa, biraz daha sakinleşerek ama sinirli bir şekilde: "Sizin haddiniz mi, lan, benim kapıma silahla gelmek?" dedi. Resit adındaki adam, gururlu bir şekilde kendini kabartarak: "Kızımı ver," dedi.
Efnan dayanamayarak, sertçe karşılık verdi: "Kızın senden niye kaçtı da bize sığındı?"
Yaşlı adam, sinsice: "Bedel olarak verdim," dedi. Süleyman sinirle bağırarak, “Lan!” diyerek, adamlara doğru yürümeye başladı. Ahmet Ağa, oğlunu hızla durdurdu ve soğukkanlılıkla sordu: Diğer yaşlı adama.
"Hangi oğluna bedel olarak istiyorsun?"
Yaşlı adam, kollarını kavuşturup soğukkanlı bir şekilde, "Oğluma değil, kendime," dedi. O an, Murat sinirle ileri atıldı ve adamın yüzüne bir yumruk savurdu. Bir anda silahlar çıkmaya başladı. Ahmet Bey, sakin bir şekilde silahını çekti ve sesini yükselterek: Saki bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Torunun yaşında bir kız çocuğunu mu alacaksın, lan?" diye sonra doğru bağırdı
Yaşlı adam, alaycı bir gülüşle: "Oğlumun canını aldılar, ben de kızlarını alacağım," dedi. Efnan’ın öfkesi zirveye çıktı, ama Zeynep’in korkusu her şeyden daha ağır basıyordu.
Hüseyin bu defa daha sert bir şekilde lafa girdi: "Zümra'dan başkası bu konuyu çözemez," dedi. Tüm oda sessizleşti, herkesin bakışları birbirine kaydı. Ardından reşit konuştu " üzerine kuma geldi diye Bervan ağayı vurdu bize acımaz ramazan ağa " dedi.
Ramazan, soğukkanlı bir şekilde: "Kadın başına ne yapabilir, ben görüşürüm," dedi.Ama nereden bilecekti, gittiği yerde ceset olarak çıkacağını. Ahmet Ağa, Kadir ve Efnan’a dönüp, ciddi bir ifadeyle, "Gidin, durumu Zümra’ya anlatın," dedi ve ardından kapısının önündekilere dönüp.
Ahmet Ağa, sesini yükselterek, "Zümra Aldanoğlu aşiretinin varisi ve Arslanoğlu aşiretinin hanım ağası. Onun vereceği karar neyse, kabulünüz mü?" diye sordu. Cevap olarak, etraftaki herkes bir ağızdan, "Evet, kabul ediyoruz," dedi. Ahmet Ağa’nın gözlerindeki sert bakış, kararlılığını gösteriyordu. Kadir ve Efnan, onay aldıktan sonra arabalarına yöneldiler ve Zümra'nın yanına gitmek üzere yola çıktılar. Zümra’dan gelecek haber artık çok önemliydi; herkes onun vereceği karara kilitlenmişti. Ahmet Ağa, onların canını almadıysa, çocukları için yapmamıştı çünkü kan davası başlatmak istememişti. Zümra'nın vereceği karar, her şeyin yönünü belirleyecekti.
Kadir ve Efnan, Aldanoğlu Konağı’na varmışlardı. Konağın kapısında Zana Hanım, onları görünce sevinçle, adeta yıllardır görmediği çocuklarını görüyormuş gibi, ikisine de sıkıca sarıldı. "Hoş geldiniz, hoş geldiniz!" dedi Zana, gözleri dolarak. Kadir, mahcup bir şekilde, "Mehmet Ağa’nın elini öpüp, habersiz geldik," dedi. Mehmet Ağa, Kadir’in omuzuna bir iki kez vurup, "Burası da sizin eviniz, izine gerek yok," diyerek babacan bir tavır sergilemişti. Efnan, Zana Hanım’a sarılırken, yüzündeki ifade hem sevgi hem de biraz endişeydi.
"Efnan kızım, nasıl geldiniz?" diyerek ona biraz daha yakınlaştı Zana. Efnan, kısa bir süre duraksadıktan sonra, "Zümra nerede, aradık ama açmadı, çıktı mı?" diye sordu. Zana Hanım derin bir nefes alıp, başını hafifçe eğerek cevap verdi:
"Yok kızım, çıkmadı, hala uyuyor. Üç canlı yoruluyor benim kızım," dedi. Efnan, Zana'nın söylediklerine karşılık başını aşağı yukarı sallayarak, anlamış olduğunu belirtti. Zümra’nın ne kadar yorulduğunu bildiği için, onun dinlenmeye ihtiyaç duyduğunun farkındaydı.
Evin içinde herkes, Zümra’nın uyanmasını bekliyordu. Kahvaltı sofrası hazırlanmıştı; tabaklar dolusu yemekler ve çaylar, masanın üstünde sıralanmıştı. Evin içinde bir huzur vardı ama dışarıdaki gerginlik, herkesin içinde bir yerlerde hissediliyordu. Yirmi dakika sonra Zümra salona girdi. Yavaş adımlarla, uykulu gözlerle, bir süre etrafına bakındı. Efnan, Zümra’yı görünce hemen yanına koştu ve sıkıca sarıldı. Birbirlerine sarılırken, gözlerinde yıllar boyunca biriktirdikleri özlem vardı.
Zümra, Efnan’ı sarılırken, "Ne kadar özledim seni, yıllardır sadece telefonda konuştuk," dedi. Efnan, Zümra'nın sırtına hafifçe vurarak, "Ben de seni çok özledim," dedi, sesi biraz titreyerek. Zümra'nın elleri, Efnan’ın saçlarını okşayarak, "Hoş geldiniz, hoş geldiniz," diyordu. Efnan, yıllarca sadece telefonla konuşmuş oldukları için Zümra’yla bu anı gerçek hayatta yaşamak, onu bu kadar yakınında görmek, ona sarılmak, tam anlamıyla bir yeniden buluşmaydı.
Efnan gülümseyerek, "Özledim teyze kızı," dedi.
Zümra da ona göz kırparak, "Ne zaman aradın veya geldin, nedir bu özlemin nedeni?" diye sordu.
Efnan gülümsemesini zor tutarak, "İyilik yaramıyor buna," diye mırıldandı. Zümra ise tam arkasında, gülmemek için kendini zor tutuyordu.
Zümra: "Hoş geldin, Kadir abi."
Kadir: "Hoş bulduk teyze kızı," diyerek cevap verdi.
Zümra: "Hayırdır, bir sorun mu var?" dedi. Kadir gözleriyle onayladı, ama söz almakta zorlanıyordu.
O sırada, Mehmet Ağa salona girdi. Kadir ve Efnan saygı göstermeyi unutmuşlardı, ancak Zümra, babasına adeta göz ucuyla bakarak görünmezlikten gelmişti. Mehmet Ağa burnundan soluyarak kızının karşısına oturdu. Baba ve kız arasında geçen atışmaları, Kadir ve Efnan gülerken kendilerini zor tutuyorlardı.
Kahvaltı tamamlandığında, Zümra, "Çalışma odasına üç kahve getirmelerini söyleyin," dedi ve Kadir ve Efnan ile çalışma odasına geçtiklerinde, odada bir zarf ve Miran’ın davetiyesi vardı. Efnan, davetiyeyi eline aldığında gözleri donmuş gibiydi. İçindeki acıyı bastırmaya çalıştı, ama günlerdir her geçen dakika ölüp diriliyormuş gibi hissediyordu.
Zümra derin bir nefes alıp:
Zümra: "Konu ne?" diye sordu.
Kadir gözlerini yere indirerek, "Kan davası yüzünden on üç yaşındaki bir kız çocuğunu bedel olarak vereceklermiş. Babam ve bir başka ağa devreye girdi ama oğlu vurulan aile Zeynep’i istiyor," dedi.
Zümra, soğukkanlı bir şekilde, "Anladım," dedi ve telefonunu çıkararak birkaç yer aramaya başladı. Ardından Kadir’e dönüp:
Zümra: "Bir saat sonra Aldanoğlu Konağı’nda karar verilecek," dedi.
Kadir şaşkın bir şekilde, "Ama..." demek üzereydi, ama Zümra onu susturdu.
Zümra: "Senin meselen ne, Efnan?" dedi.
Kadir, durumu ağırlaştırmamak için odadan çıkmayı tercih etti.
Efnan, ağlamaklı bir şekilde, "Benim derdime derman yok teyze kızı," dedi.
Zümra başını sallayarak, "Sen anlat, o zaman bakarız var mı yok mu," dedi.
Efnan, yutkunarak, "Miran halasının kızıyla evleniyor, o gelen davetiye onundu," dedi.
Zümra, gözlerini hafifçe kırparak, "Haberim var. Gidip bir ara ziyaret edeceğim onu da. Ama vazgeç. Sen gittikten sonra kuma gelseydi ya, daha çok yansaydın. Unut, canını yakanı ama canının yandığını unutma, teyze kızı," dedi.
Efnan, gözyaşlarını zor tutarak, "Sen nasıl dayanıyorsun, Zümra, bunca acıya?" diye sordu.
Zümra, acılı bir gülümsemeyle, "Yandığım kadar yakıyorum," dedi.
Efnan gözleri kocaman olmuştu, Zümra’nın sözlerinden ilham almak istiyordu ama bir soruyu sormaya cesaret edemedi.
Efnan, hafif titreyerek, "Yandıgın kadar yakmak mı, nasıl yapıyorsun?" dedi.
Zümra: "Bazen en büyük intikam hayatta kalmaktır, Efnan. onlar senin yıkılmanı. Beklerken dimdik yürümeye devam edersin, kendi yangınlarını söndürmeden. Senin küllerinden doğduğunu görünce onlar yanarlar," dedi.
Efnan, içindeki boşluğu ilk defa birinin bu kadar derinlemesine anlamasına tanık oluyordu ama içinde hala bir umut vardı.
Zümra: "İçinde hala bir umut varsa, git ona sor. Eğer gözlerinin içine baktığında o umudu kıran tek kelime ederse, işte o zaman geriye dönme," dedi.
Zümra, kendi acısından çıkıp Efnan’a da yol göstermeye başlamıştı. Her iki kadın da farklı yollarla yanıyorlardı. Ancak Zümra'nın büyüleyici kararlılığı, Efnan'a acısını kabul etmeyi ve yeniden doğmayı öğretiyordu.
Bir süre sonra ağalar toplanmış, Aldanoğlu Konağı'nda büyük bir toplantı başlamıştı. Kadir Zümra’ya haber vermişti. Zümra, Efnan’ı çalışma odasında bırakıp Kadir’in ardı sıra salona girdi. Ahmet Ağa, Azad Ağa ve pek çok başka ağa salonda yerlerini almıştı, kızı isteyenler de... Salonda bir huzursuzluk vardı, herkes, Zümra’nın nasıl bir çözüm getireceğini merak ediyordu.
Mehmet Ağa, gururlu bir şekilde kızıyla göz göze geldiğinde, "Sonunda geldin," dedi.
Zümra, yavaşça yerini alıp, "Hiç beklemeden meseleyi anlatın," diyerek toplantıyı başlattı.
Ramazan adlı yaşlı adam, yüzü asık bir şekilde anlatmaya başladı: "Kan davası kolay kolay bitmez. Oğlumu öldürdüler, biz de bedel istiyoruz. Bunu aşiret büyükleri de onayladı," dedi.
Zümra, öfkesini içinden bastırmaya çalışarak, "On üç yaşındaki bir kız çocuğunu, babasının işlediği bir suç yüzünden kurban edeceksiniz ve bunu adaletli olduğunu düşüneceksiniz, öyle mi?" dedi.
Ramazan, hiddetlenerek, "Biz kanunları kendimize göre uygularız," dedi.
Zümra bu defa bağırarak cevap verdi: "Öyle mi? O zaman kanunu değiştiriyorum! O kız size verilmeyecek ve başka bir bedel ödenmeyecek!"
Salonun havası değişti, herkes sesini kısarak birbirine bakıyordu. Ramazan öfkeyle yerinden kalktı.
Ramazan, "Sen kimsin de bize karışıyorsun?" dedi.
Zümra, yüzünde kararlı bir ifade ile, "Ben kendimi sana tanıtayım, belli ki tanımıyorsun. Ben Zümra, Aldanoğlu ve Arslanoğlu aşiretlerinin hanım ağası, Mehmet Aldanoğlu’nun varisi. Bundan sonra benim olduğum topraklarda hiçbir kadın bedel olarak verilmeyecek. Torunun yaşındaki kızı sana kurban etmem," dedi.
Salondakiler, Zümra’nın bu güçlü çıkışı karşısında şok olmuşlardı, ama Ahmet Ağa ve Mehmet Ağa’nın yüzünde gururlu bir tebessüm vardı. Zümra, hiç tereddüt etmeden gösterdiği tavırla adeta salondaki tüm gücü elinde tutuyordu.
Ramazan, "Kadın başına erkek işine karışma," dedi. Zümra'nın gözleri öfkeyle parlıyordu.
O sırada, Şahin demesiyle sağ kolu içeri girdi. Belindeki silahı çıkarıp Zümra'ya teslim etti. Zümra, tereddüt etmeden, karşısındaki adamın kafasına sıktı ve soğukkanlılıkla genç adam dönüp konuşmaya devam etti.
Zümra, "Al, götür leşini. Soran olursa, Zümra Aldanoğlu yaptı dersin," dedi.
Genç adam dehşete düşerek Zümra’ya bakıp, "Kan davası yoktur. Kızımda küçük bir anlığım var. Hak etti kardeşimin ölmesi. Babam için bir bahaneydi Zümra bacım, sahip çıkın, Zeynep kıza," diyerek salondan çıktı.
Zümra'nın bu hareketi, topraklarda kadının söz hakkı olmadığını iddia edenlerin suratlarına bir tokat gibi çarpmıştı. Yaptığı şeye herkes tepki vermişti, ama Mehmet Ağa, kızının cesaretiyle gurur duyuyordu.
Kadir, daha fazla şaşkınlık yaşarken, Efnan, olan bitene hiç şaşırmamıştı. Onun acısı her şeyden büyüktü, ama Zümra’nın bu cesur hareketi, ona bir gün ne yapması gerektiğini öğretiyordu.
Bugün bir kız çocuğu, kan davasından kurtulmuştu. Efnan, Zeynep'in özgürlüğüne kavuşmasına seviniyor, ancak bu sevincin içinde derin bir boşluk vardı. Zeynep artık evlenmek zorunda kalmayacak, bedel olarak bir insanın hayatını ödemek zorunda kalmayacaktı. Kan davasının kurbanı olmayacaktı. Ancak Efnan, Zeynep’in özgürlüğünü kazanırken bir şeyin farkında değildi: O gün bir başkası için kazandıkları zaferin bedelinin, bir gün kendi hayatına mal olacağını… Zeynep için savaşırken, kendi savaşı henüz başlamamıştı.
Efnan, Zeynep’in kurtuluşunu düşünerek içsel bir huzur bulmaya çalıştı. Fakat aklındaki gölge, Zeynep’in bir çıkış yolu bulabilmesinin, kendi yaşamının bir gerçeği haline gelmeyecek olmasıydı. Zeynep'in sevinci, Efnan için kısa bir anlık bir rahatlama sağlasa da, bir gün, abisinin yaptığı hatanın bedelinin ödenmesi gerektiğinde kendi hayatının da feda edilmesi gerekebileceğini bilimiyordu. Abisi için bir gün kendini feda edecekti Efnan.