MyStoryBölüm 3 / 13

Bölüm 3 / 13

☘️3. BÖLÜM -CANLANAN EV, DENGE MUHAFIZI BEDENSEL BÜTÜNLEŞME ☘️ (2 BÖLÜM 1 ARADA)

11.BÖLÜM☘️ÜÇ YARATIK- UMACI,KARAKIRNAK VE KARAKURA

☘️YARATILMIŞLARIN EN FAZİLETLİSİ İNSANDIR DENDİ AMA NE KADAR ÇOK ÇEŞİT YARATIK OLDUĞU HİÇ SÖYLENMEDİ ☘️

Sena kitapta yazılanları okuduktan sonra hızlıca anahtarlığı eline aldı. Bodrum katını açacak ve bibloları minyatür eve yerleştirecekti. Böylece koruması ve üç savaşçı eve gelecekti. Şükür ki bunu çabuk anlamıştı. Anahtarı kütüphanenin altındaki görünmez kilide yerleştirip çevirdi. Ardından büyük bir kırılma sesi duyulmuş ve sarsıntı başlamıştı. Bu defa olacakları bildiği için korkmuyor sadece dualar ediyordu.

De ki: O Allah birdir.

Allah Samed’dir

O doğurmamış ve doğurulmamıştır.

Hiçbir şey O’nun dengi değildir.”

Dualar sürerken sarsıntı sona erdi ve salonun ortasında bodruma inen kapak açıldı. Kadın mutluluk içinde eline aldığı bir fenerle merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Işıkları açınca heyecanı tavan yaptı, tüm vücudu titremeye başladı. Zoraki attığı adımlarla minyatür evin önüne geldi. Elindeki bibloları koyacağı yerleri arıyordu. Çok geçmeden salondaki koltuklar dikkatini çekti. Ne yani onları koltuklara mı oturtacaktı? Sinirden gülmeye başladı. Gülerken bir yandan da dualar ediyordu.

“Vekil olarak Allah yeter.” Sözlerini defalarca tekrar etti.

Sonunda ferahlama hissedince bibloları yerlerine takmaya başladı. İşini bitirdiğinde duraksadı ve bekledi. Bedensel aktarımları başlatan o sarsıntı oluyordu. Sena hızlı adımlarla çıkışa yöneldi. Birazdan neler göreceğini bilmiyordu ama çok korkacağı kesindi. Umarım salonunda canavarlar görmezdi.

Merdivenlerden hızla çıkarken yukarıda kendine uzanmış eli gördü. Bu elin sahibini tanıyordu. Ona huzur ve güven veren koruması Kerem. Yüzünü saniyeler içinde gördüğü adamın elini sıkıca kavradı ve kendini dışarıya attı. İstemsizce Kerem’i kucakladı. Onu özlemişti ve kaybetmekten delice korkuyordu. Kerem kadındaki bu duygu değişimine anlam verememiş biraz rahatsız olmuştu. Kadının kollarını bedeninden ayırarak,

“Sana tanıştırmam gereken üç kişi var.” Dedi.

Sena o an “Ne tür yaratıklar göreceğim acaba?” diye düşünüyordu. Biraz ürkek ama korumasının verdiği güvenle salona doğru yöneldi. Karşısında meraklı bakışlarla onu izleyen üç insan duruyordu. Sena gördüklerinin etkisiyle biraz ferahlamıştı.

Gelenlerden biri orta boylu elinde bastonu olan yaşlı bir adamdı. Diğeri oldukça agresif, ufak tefek, siyah saçlı bir kızdı. Sonuncusu ise en az Kerem kadar uzun, oldukça iri yapılı, karanlık bakışları olan genç bir adamdı.

Yanlarına geldiğinde Kerem önce Sena’yı onlara tanıttı…

“Arkadaşlar bu Sena, yardım etmekle görevli olduğumuz kişi. O Allah’ın halifesi olarak yaratılan insanlardan biri. Denge Muhafızı olarak görevlendirildi. Görevlerde bize yol gösterici olacak ve enerjisel aktarımlarla bizi güç verecek. Tüm emir ve talimatlar ondan gelecek; hepimiz onu dinlemek zorundayız. Kısacası burada ev sahibi de patron da o. Şimdi siz de kendinizi tanıtın. Ama sizden ricam o meraklı biridir bu nedenle biraz ayrıntılı bilgi verin.”

Sena karşısındaki üç farklı tipe bakarken yaşlı olan öne çıktı ve elini uzattı

“Selamün Aleyküm Sena. Ben Haydar Hoca. Türüm Umacı’dır. Umacılar, çocukların korkularından doğmuş eğlenceli gölgelerdir. Çocuksu, kahkahacı, eğlenceye düşkün hem korkutan hem güldüren varlıklarız. Bizim varlığımız, karanlıkta duyulan çıtırtı, rüzgârın uğultusu, boş odada yankılanan sessizliktir. Köy meydanlarında, oyun alanlarında ve karanlık odalarda yaşarız. Besin kaynağımız çocukların çığlık ve kahkahalarıdır. İnsanlar bizi yüzü olmayan bir gölge, ince kolları olan bir siluet ya da eski giysiler içinde yüzü örtülü olarak görür. Bazen de koca suratlı, şekilsiz bir gölge olarak karşılarına çıkarız. Görüntümüz belirsizdir; çünkü korku belirsizlikten beslenir.

Ama ben Müslüman olduğum için bu zevklerin çoğundan kendi isteğimle vazgeçtim. Artık çocuklarla oynayıp onları güldüren, hikâyeler anlatan bir dede olarak yaşıyorum. Yani benden korkmana gerek yok; neticede ikimiz de Müslümanız ve biz kardeşiz.”

Sena, Umacı olduğunu söyleyen bu varlıktan çok korkmuştu. Onun türü çocukken hep kabuslarındaydı, çok iyi hatırlıyordu.

Bir anlığına duraksadı neler yaşıyordu böyle? Başka türden yaratıklarla tanışıyor, onlarla sohbet ediyordu. Birden her şeyi bırakıp kaçmak istedi ama kaçacak olsa nereye kaçabilirdi? Şimdiki gerçekliği buydu, nereye giderse gitsin kesinlikle peşinden gelirdi. En azından koruması Kerem yanındaydı; kimsenin ona zarar vermesine izin vermezdi. İyi olansa yaratık olarak değil insan olarak gelmişlerdi.

Kafasındaki bu düşüncelerden sıyrılıp kendisine uzatılan eli sıktı:

“Ben de memnun oldum Haydar Hoca.”

Arkadan sesler duyuldu ikili kendi aralarında konuşuyor Sena’nın ne kadar cesur olduğunu söylüyor, bir yandan da itişiyorlardı.

Haydar Hoca’ nın bakışları sertleşmiş, ikisinin de kafasına bastonuyla vurmuştu.

“Haydi, ne duruyorsunuz!” diye çıkıştı.

Önce kadın olan Sena’ya yaklaştı.

“Merhaba ben Nerina arkadaşlarım bana küçük deniz kızı der. Yaratılmışların içinde türüm KARAKIRNAK‘tır. Biz suyun ruhu ve sahipleriyiz. Bedensel olarak akışkan ve değişkeniz. Hırçın, kıskanç ve asabiyizdir. Nehir kenarları, göl dipleri ve kuyularda yaşarız. İnsanların korkularından ve suyun bulanıklığından güç alırız, onlarla besleniriz. İnsanları suya çeker, orada üzerlerine gelir, boğulmalarına ya da zarar görmelerine neden oluruz. Çoğu zaman sessizce yaklaşırız, görünmez oluruz ama varlığımız her zaman hissedilir. Bu hissi özellikle veririz çünkü bundan zevk alırız.

Siz bizi uzun saçlı, ıslak görünümlü, gözleri bulanık su gibi olan, ürkütücü, kıllarla kaplı bir kadın olarak görürsünüz. Bu arada benim bir inancım yok. Yani Haydar Hoca’nın aksine benden korkabilirsin… hatta korkmalısın da.”

Sözlerini bitirdiğinde Sena isteksizce elini sıktı ve geri çekildi.

Sıra saçtığı enerjiyle Sena’nın ruhunu daraltan adama gelmişti. Genç adam ona elini uzatmış ve konuşmaya başlamıştı.

“Merhaba Sena, ben Morvan. Arkadaşlarım bana Karanlık Deniz der. Türüm Karakura’dır. Bizler kabusların vücut bulmuş hâliyiz. Bulunduğumuz ortama kasvet verir, ruhları daraltırız. Baskıcı ve kibirli varlıklarız; bizi küçümsemeye kalkarsan zarar görürsün. Biz göğse çöken karanlıklarız. Göğüslere çöker, nefesleri keser, ciğerleri sökeriz.

Terk edilmiş evlerde, lohusa kadınların odalarında ve karanlık köşelerde yaşarız. Uyku basması ve lohusa korkuları genellikle bizim işimizdir. En büyük zevkimiz insanları uyutmaktır. Onlar uyuduktan sonra uykularından ve nefeslerinden besleniriz. Çok uyuyan ya da uykuda nefesi kesilen birini görürsen bil ki Karakura onun bedenindedir ve besleniyordur. Bizim musallat olduğumuz insanın ölümü çok yakındır.

Siz bizi şekilsiz gölgeler olarak görürsünüz; bazen keçi büyüklüğünde, bazen de bir kedi gibi. Geceleri dolaşmayı severiz, gün ışığından korkar o nedenle gün doğarken kayboluruz. Bu arada benim de inancım yok … ve inan bana, burada en çok benden korkmalısın.”

Sena, zoraki sıktığı elden hızla kurtuldu ve bir adım geri çekildi. Morvan ve Nerina oldukça korkutucuydu. İkisi de tekinsiz tiplerdi. Vücudu anlam veremediği bir enerji akımına maruz kalmıştı. Tüyleri korku ve gerilimle dimdik olmuştu. Müslüman olan Haydar Hoca “Kardeşiz, korkma,” dediği için artık onun korku radarından çıkmıştı. Sena’nın gözü bu ikisinin üzerinde olacaktı.

Tanışma bittikten sonra Kerem gülümseyerek sordu:

“Kahve yapsam, içer miyiz?”

Sena hariç diğer üçü hep bir ağızdan…

“O da nedir?” diye sordular. Anlaşılan insanlar arasına ilk kez karışıyorlardı. Daha kahvenin verdiği hazdan haberleri yoktu.”

Kerem gülümseyerek, “İçtiğinizde öğrenirsiniz,” dedi ve mutfak tarafına geçti.

Sena gergin bir halde karşısındaki üç yaratığa bakıyordu. Sanki dikkatli bakarsa bedenlerinin ardında gizlenen canavarları görebilirdi. Derinlemesine baktığı gözlerde gördüğü tek şeyse en az kendisi kadar insan olduklarıydı. Onlar da derin bakışlarla Sena’yı süzüyordu. Ortam zaman ilerledikçe daha da gerildi. Bu gerginliği Haydar Hoca’nın sözleri bozdu:

“Hadi ama göründüğü gibi hepimiz insanız. Birbirimizden şimdilik korkmamız gerekmiyor. Bizler senin emrine verildik Sena. Sen istemeden kendi bedenimize dönemez ve güçlerimizi kullanamayız. Ayrıca Sena da bir Denge Muhafızı bize ya da başka bir canlıya zarar veremez, eğer karşısındaki mutlak kötü değilse. “

Bir an durdu, sonra aklına bir şey gelmiş gibi heyecanla ekledi: “Size anlatacağım bir hikâyem var.”

Sözlerini tamamlayamadan Kerem’in sesi duyuldu. Tüm bakışlar ona çevrildi.

“Kahveler geldi. Ayrıca Haydar Hoca, şimdi hikâye anlatma zamanı değil,” diyerek herkese birer kupa kahve uzattı.

Şu an bu kahveye en çok ihtiyacı olan Sena’ydı. Kerem ve Sena hariç diğerleri kahveyi önce kokladı, hatta dillerini değdirip tattılar. Dilleri yanınca biraz söylendiler. Sonra meraklarına yenik düşerek ilk yudumlarını aldılar. Birkaç yudumdan sonra hep bir ağızdan,

“Bu harika bir şeymiş. Keşke daha önce haberimiz olsaydı,” diye söylenmeye başladılar.

Kerem ise ciddi bir ifadeyle onlara baktı:

“Size verdiğim Nasıl Normal İnsan Olunur kitabı baştan sona okunacak. Bu bedenlerde yaşamayı bir an önce öğrenmeniz gerekiyor. Daha yemek, banyo, tuvalet ve bir sürü adap ve kural var. Yolunuz çok uzun, çok.”

Üçlü, Kerem’i dinledikten sonra başlarını onaylar şekilde salladı. Ardından fısıldaşarak, bazen şakalaşarak, bazen de itişip kakışarak sohbetlerine devam ettiler. Kerem ise bakışlarını Sena’ya çevirerek konuşmaya başladı:

“Sen döndükten sonra bu üç savaşçıyı teslim almak için mecburen orada kaldım. Onları aldığım yere senin bedensel olarak gelmen mümkün değildi. O nedenle sen geriye. Bu üç canlı, bedensel ve ruhsal olarak tam anlamıyla senin emrine verildi. Yani isteseler de sana zarar veremezler. İnsanları korumak için görevli oldukları için diğer insanlara da zarar veremezler.

Haydar Hoca uzun yıllardır İslam’ı dünya dışı yaşamlara tebliğ eden bir hocadır. Diğer ikisi ise tam bir canavardır. Edna’daki Amadarn Zindanlarında hapsedilmişlerdi. Suçları çok büyüktü; aslında ölmeleri gerekiyordu ama nedense bizim ekibimize savaşçı olarak verildiler. Kurtuluşları için en az günahları kadar iyilik yapıp kefaretlerini ödeyecekler. Onlar da kalben bunu kabul etti. Ve şimdi buradalar.”

Kerem bir an durdu ve Sena’ya baktı. Kadın çok korkuyor ve titriyordu ama ona güvendiği için sabrediyordu. Bunu hisseden Kerem rahatladı ve sözlerine devam etti:

“Sana teslim etmem için bana verilen emanetler var,” diyerek bir kolye ve oldukça eski bir kitap uzattı.

Sena şaşkınlıkla sordu:

“Bunlar da nedir böyle?”

Kerem cevapladı:

“Bunlar yeni kimliğini tamamlayacak unsurlar. Sen artık bir Denge Muhafızı ’sın. Bunlar sana verilmek üzere bana teslim edildi.”

Sena duyduklarıyla afalladı, kısa sürede toparlanarak:

“Denge Muhafızı mı? O da nedir? Ayrıca bana verdiğin bu emanetler ne işime yarayacak?” diyerek büyük bir heyecan ve korkuyla Kerem’e odaklandı.

Kerem derin bir nefes aldı ve açıkladı:

“Denge Muhafızı, karanlık ve ışık arasındaki dengeyi gözeten ve koruyandır. Ona bir ruh ve üç yaratık emanet edilir. İlahi bir kaynak tarafından seçilerek görevlendirilir. Adaletli, merhametli, kararlı, bilge ve inançlıdır. Bulunduğu yere güven ve huzur verir. Kur’an-ı Kerim ayetleriyle ilahi ışığı çağırabilir, dua ve enerjiyle kötülüğü zayıflatır. Karakırnak’ın suyu, Karakura’nın gölgesi, Umacı’nın kahkahası onun komutasında birleşir. Ruh ise onun koruyucusu ve rehberidir.”

Sonra ciddi bir ifadeyle ekledi:

“Şimdilik bu kadar detay yeterli. Zaman kaybetmeden bedensel ve zihinsel bütünleşmeyi başlatalım. Emanetleri aktif edelim. Onlar senin etine, damarlarına, kemiklerine ve zihnine kadar nüfuz etsin. Sen onların, onlar da senin bir parçan olsun. Böylece gerçek bir Denge Muhafızı olacaksın.”

Sena, Kerem’in sözlerini dinlerken kalbi hızla çarpıyordu. Korku damarlarında dolaşıyor, zihni binlerce soruyla doluyordu. Ama aynı zamanda içinde garip bir güç kıpırdanmaya başlamıştı. Emanetlerin ağırlığını hissediyor, yeni kimliğinin kapısını aralamak istiyordu.

Bir an gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Titreyen ellerini kolyesine uzattı ve sonra kitabı sıkıca kavradı. Korku hâlâ oradaydı ama artık geri çekilmek istemiyordu. “Dudaklarından fısıltı gibi çıkan kelimeler odanın sessizliğini yırtarak yayıldı:

“Tamam… başlayalım.”

O an odanın havası değişti. Üç yaratık da dikkat kesildi, Kerem’in bakışları ciddileşti. Sanki görünmez bir perde aralanmış, yeni bir yolun kapısı açılmıştı.

12.BÖLÜM☘️ CANLANAN EV, DENGE MUHAFIZI BİRLEŞME

☘️DÖNÜŞÜM ACI ÇEKMEDEN OLMAZ, SU BİLE KAYALARDAN MİNİK PARÇALAR ÇALAR ☘️

Salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Duvarlar sanki nefes alıyor, taşların arasından boğuk fısıltılar yükseliyordu. Bir anda odanın köşelerine karanlık çökmeye başladı. Önce ince bir sis gibi görünen, ardından büyüyerek insanı ürperten şekillere dönüştü. Gölgeler sanki canlıymış gibi kıvrılıyor, duvarlarda dans ediyordu.

Olanları fark eden herkes gerilmişti. Sena endişeyle Kerem'e döndü.

"Bir şeyler oluyor..."

Kerem gözlerini karanlıktan ayırmadan cevap verdi.

"Uyanış başlamak üzere."

Sesinde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Ardından Sena'ya döndü.

"En büyük savaşına hazır mısın?"

Kerem’in sözleri Sena’yı korkutmuştu ama kabul etmekten başka çaresi yoktu. Başıyla onay verdikten sonra dualar ederek beklemeye başladı.

Kerem gözlerini kapattı. Dudaklarından dökülen kadim sözler evin içinde yankılanırken, zemin sarsılmaya başladı. Her kelime duvarların derinliklerine işliyor, sanki görünmez bir şeyi uyandırıyordu.

Dakikalar sonra okumayı kesti ve Sena'nın kulağına eğilerek fısıldadı.

"Henüz kolyeyi takma... Bekle."

Kısa bir sessizlik oldu.

“Ev uyanıyor."

Sözleri biter bitmez evin derinliklerinden boğuk bir inilti yükseldi. Duvarlarda ince çatlaklar belirdi. Raflardaki eski kitaplar kendi kendine açılıyor, sararmış sayfalar görünmeyen eller tarafından çevriliyordu. Sonra bütün ev titredi. Taşlar, gölgeler ve kitaplar aynı ritimde nefes alıyormuş gibiydi. Sanki yüzyıllardır uyuyan bir dev gözlerini açıyordu.

Ev artık bir yapı değildi. Yaşayan bir varlıktı.

Kerem, korkudan titreyen Sena'ya baktı.

"Şimdi bedensel bütünleşme başlayacak. İnan bana çok zor olacak ama sabırlı ol ve dayanmaya çalış çünkü bundan asla kaçamazsın. Kendini çaresiz hissedeceksin. O an sadece şunu hatırla, vekil olarak Allah yeter”

Kerem’in Sözleri bittiğinde Haydar Hoca bastonunu yere sert bir şekilde vurdu. Darbenin etkisiyle zeminden yeşil bir ışık yayıldı, odanın her köşesini kapladı. Çatlaklardan çıkan sis hızla Sena’ya doğru yöneldi ve onun etrafında dönerek halkalar oluşturdu. Oluşan sisten halkalar giderek daralıyor Sena’nın nefesini kesiyordu. Umacı öne çıktı. Gözleri karanlıktaki iki kor gibi parlıyordu.

"Gölgelerime direnmeden beni duyamazsın."

Ardından Nerina'nın gözleri parladı; bedeninden yükselen buz kristalleri havaya savrulmuş, her biri küçük aynalara dönüşerek Sena'nın yüzünü yansıtıyordu. Kristallerin içinden tek bir ses yükseliyordu.

“Kendini görmeden beni göremezsin."

Son olarak Morvan yürüdü. Her adımında siyah dumanlar yayılıyor, odayı zifiri karanlığa boğuyordu.

“Karanlıktan kaçarsan beni bulamazsın.”

Sonra onu tehdit eden bu sesler birden sustu. Hepsi tam karşısına geçmiş ona bakıyordu. Sena ne yapacağını bilmiyordu. Elindeki kitap titriyor, sayfalarından yükselen dualar havada görünmez bir perde oluşturuyordu.

Karşısında duran üç varlığa baktı. Ne yaparsa yapsın bu savaşı kazanamazdı. Sonra durdu sanki aklında bir ışık yandı. Sakinleşti ve derin bir nefes aldı. Her zaman yaptığını yapacaktı, bu onun en büyük silahıydı.

“Vekil olarak sen bana yetersin.” diyerek rabbine teslim oldu.

O anda evdeki tüm sesler sustu. Gölgeler, fısıltılar, sarsıntılar hepsi kayboldu. Sanki zaman durmuş, nefesler kesilmişti. Sadece Sena’nın kalp atışları duyuluyordu.

Bir süre daha devam eden bu kusursuz sessizlik Kerem'den duyulan sesle bozuldu. Ses bu kez huzurluydu.

"Ön kabul gerçekleşti, Sena. Artık hazırsın. Korkunu kabul et ve özlerle birleş."

Sena derin bir nefes aldı. Dualar ederek gözlerini kapadı ve kolyeyi boynuna taktı. Elindeki kitaba sıkıca sarıldı.

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla... görevi ve özleri kabul ediyorum."

Sözleri biter bitmez kolye parladı. Önce sıcak bir ışık boynundan göğsüne doğru aktı. Işık sanki alev almıştı, tenini yakıyordu. Alev bütün benliğini sarmaya başladı. Sena'nın nefesi kesiliyordu. Kitabın sayfalarından yükselen ayetlerse bir enerji dalgası halinde bedenine akıyordu. Zihninde ayetler tutuşarak yanıyor, her biri benliğine ekleniyordu. Her harf, her dua onun kimliğine kazınıyordu. Tarifsiz bir acı kalbine saplanırken, bir yandan da anıları, acıları zihnine doluyordu. Çocukluk korkuları, hayal kırıklıkları, başarısızlıkları, yaptığı kötü evlilik, eşinden gördüğü şiddet. Yaşadığı acı katlanılmaz olmuştu dizlerinin üzerine çökerek ellerini göğsüne bastırdı. Sesi titriyordu.

"Allah'ım..." Dayanamıyorum."

Her nefes alışında içi yanıyor, gözlerinden yaşlar değil sanki kıvılcımlar dökülüyordu. Bu acıları ve kaybedişleri aşmalıydı. Yoksa kaybolmadan hayatına devam edemezdi. Kararlı ve sert bir sesle

“Siz beni yıkamazsınız!” diyerek çöktüğü yerden doğruldu.

Sonra her şey durdu. Işık, acı, sesler. Salonun üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Kerem yavaşça Sena'nın yanına geldi

Kerem’in Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı ve hafifçe gülümsedi.

"Tamam Sena. Kitap ve kolye seni kabul etti."

Kısa bir duraksamadan sonra devam etti:

"Şimdi sıra bizde."

Kerem'in sözleri biter bitmez Umacı'nın kahkahası salonu doldurdu. Kahkahalar giderek büyüdü, yankılandı. Sonra Sena'nın etrafında dönmeye başladı. Gölgeler yerden yükselerek bedenine sarıldı. Soğuk gölgeler teninden içeriye işliyor, düşüncelerine ulaşarak bedenini ele geçiriyordu.

Bir anda gözlerinin önünde kâbusları belirdi. Çocukluğundan kalan korkular. Yalnız kaldığı geceler. Kaybetmekten korktuğu insanlar. Hepsi yeniden karşısına çıkmıştı. Ruhu daralmış, kalbi sıkışıyordu. Fakat bu kez gerçeklerden kaçmayacaktı. Derin bir nefes aldı ve rabbine sığınarak kendini korkularına baktı.

Gölgeler o anda durdu. Umacı'nın kahkahası yavaşça sustu. Ardından karanlık parçalanarak Sena'nın içine yayıldı. Korku gitmemişti ama artık hükümsüzdü. Umacı kabul edilmişti.

Sena daha nefes bile alamadan Karakırnak'ın kristalleri etrafında dönmeye başladı. Yüzlerce buz parçası havada süzülüyor, ışığını yansıtıyordu. İlk kristal yanağına dokundu. Acıyı bedeninde değil ruhunda hissediyordu. Baktığı o kristalde kendini görüyordu. Sonra bir başkasında. Ve bir başkasında daha. Her kristalde başka bir Sena vardı. Korkan, öfkelenen, pişman olan, yalnız kalan, kaçmak isteyen. Hepsi canını acıtıyordu.

Gözlerinden istemsizce yaşlar süzüldü. Karakırnak'ın sesi zihninde yankılandı.

"Kendini tanı."

Sena gözlerini kapattı. İlk kez kendinden saklanmadı. O anda bütün kristaller ışığa dönüşerek bedenine akmaya başladı. Kristaller özüne eklendi ve su görüşü gözlerinde açıldı. Karakırnak kabul edilmişti.

Fakat henüz bitmemişti. Sırada Karakura vardı. Salondaki tüm ışıklar bir anda söndü. Sessizlik ağırlaştı, hava yoğunlaşıyordu. Karanlık çoğalarak zihninin her köşesini sardı. Bu defa karşısında görüntüler yoktu, hisler vardı.

Önce yalnızlık geldi, kocaman bir boşluk, kimsenin olmadığı sonsuz bir sessizlik. Sonra terk edilme hissi, tüm kapılar yüzüne kapanıyordu. Herkes gidiyordu. Annesi, babası, ablası, Kerem ve tüm sevdikleri. Hepsi arkasına bile bakmadan ondan uzaklaşıyordu. Sena arkalarından koşmak istedi ama hareket edemiyordu.

Tam o anda karanlığın içinden Morvan'ın sesi duyuldu.

"İşte senin gerçeğin bu? Yalnız, korunmasız, sevilmeyen, terk edilen.”

Kadının gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Sonra başını kaldırdı. Onunla savaşacaktı ve korkusuzca cevap verdi.

"Hayır. Ben yalnız değilim. Rabbim benimle."

Morvan'ın sesi ilk kez titredi ve sustu.

İşte o anda karanlık çatlamaya başladı. Ve gölgeler Sena'nın içine akıyordu. Son kez Karakura'nın sesi duyuldu. "

Artık bizdensin." O da kabul edilmişti.

Sonra aynı anda üç ses Sena'nın zihninde yankılandı:

"Aramıza hoş geldin, Denge Muhafızı."

Ardından zihnindeki sesler yavaşça sustu. Salon yeniden sessizliğe gömüldü. Sena güçlükle başını kaldırdı. Gözleri Kerem'i arıyordu.

Kerem bir adım öne çıktı. Yüzündeki sakin ifade değişmemişti. Fakat gözlerinde ilahi bir parıltı vardı. Gördüklerinin etkisiyle Sena'nın nefesi kesildi.

Kerem hafifçe gülümsedi.

"Korkma. Şimdi sıra bende. Ruhunla bütünleşeceğim."

Sena istemsizce başını salladı.

Kerem'in bedeni ışığa dönüşüyordu. Önce parmak uçları silikleşti. Sonra omuzları. Sonra bütün bedeni. Sanki uzun zamandır taşıdığı bir yükten kurtuluyordu. Göğsünden yükselen beyaz bir ışık yavaşça Sena'ya doğru süzüldü. Işık kalbine dokunduğu anda her yer aydınlandı. Kerem’in ışığı, kolyenin ışığıyla birleşti ve kitabın dualarına karıştı.

Sena gözlerini kapattı. Acı bekliyordu ama gelen şey huzurdu. Uzun zamandır kaybettiği bir parçanın yerine oturması gibi derin bir huzur. Sonra Kerem'in sesi zihninde yankılandı.

"Artık yalnız değilsin. Her adımında seninleyim." Kerem de kabul edilmişti.

Sena'nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kusursuz bir sessizlik vardı. Derin ve sakin.

Sena gözlerini açtığında dünyayı daha farklı görüyordu. Duvarların ardındaki yaşamı hissedebiliyor, havadaki en küçük titreşimi bile duyuyordu. İçindeki güç artık yabancı değildi. Ona aitti. Kolye, kitap, üç öz ve Kerem hepsi onunla birleşmişti.

Sena yavaşça ayağa kalktı. Herkes onu selamlıyordu.

"Aramıza hoş geldin."

Sena gülümsedi artık onlardan korkmuyordu. Hatta çoğu şeyden.

Saatler sonra evin üzerindeki gerginlik tamamen dağılmıştı. İlk kez kimse birbirinden korkmuyordu. Sena elindeki kahve fincanıyla etrafına baktı.

Umacı'nın kahkahaları artık onu huzursuz etmiyordu. Karakırnak sessizce eski bir kitabı inceliyordu. Karakura ise bir köşede durmuş onları seyrediyordu.

Haydar Hoca ikinci kupasını bitirmişti.

"Şunu kabul edelim. Bu kahve dedikleri şey bir efsane."

Nerina gözlerini devirdi.

"İnsanların yaptığı tek mantıklı şey olabilir."

Morvan ise sessizce kupasına baktı.

"Bir tane daha var mı?" diye sordu.

Kerem kahkahalar atıyordu.

Sena ise onlara bakarak gülümsüyordu. Uzun zamandır ilk kez bir yere ait olduğunu hissediyordu. Sanki yıllardır tanıdığı insanlarla beraber oturuyordu. Onlar ailesi gibi olmuştu.

Tam o sırada içindeki bir şey huzursuzlandı. Kalbinin derinliklerinde ince bir titreşim hissediyordu. Gözlerini kapıya çevirdi. Diğerleri henüz fark etmemişti ama Sena görüyordu. Kapının altından ince bir gölge sessizce salona süzülüyordu.

İçindeki ilahi ışık gözlerindeki perdeyi kaldırmıştı. Yabancı varlık sessizce ilerliyordu. Gözleri alev kırmızısıydı. Gri renkli bir karanlık gibiydi ve ona doğru süzülüyordu

Bir anda Sena’nın gözleri parlamış bedeninden yükselen ışık salonu doldurmuştu. İçindeki gölgeler harekete geçti. Cin daha ne olduğunu anlayamadan yakalanmıştı.

Korkuyla çığlık attı.

"Bekleyin! Ben düşman değilim!"

Ses duyulunca salondaki herkes ayağa kalktı. Eskiden her şeyden korkan şimdi Sena bir adım öne çıkmıştı. Yeni gücü sesine bile yansıyordu.

"Kimsin sen?" diyerek bağırdı.

Cin titreyerek başını öne eğdi.

"Bir haberciyim. Sana ilk görevini teslim etmek için geldim” Diyerek titreyen elleriyle katlanmış bir kâğıdı Sena’ya uzattı.

Salondaki herkes sessizce onları izliyordu.

Sena kâğıtta yazılanları yüksek sesle okumaya başladı.

“Denge Muhafızının ilk görevi bir köye musallat olan Rıh-ı Ahmer’i durdurmak. Yaratık kırmızı rüzgârıyla köyü yok ediyor Eğer birkaç gün içinde durdurulmazsa orada yaşayan hiçbir canlı kalmayacak. Köyün adı ve adresi kâğıdın altında. Acil yetişin.”

Sena okuduklarından sonra düşüncelere daldı. Daha birkaç saat önce sıradan bir insanken, şimdi bir köyün kurtuluşu ona emanet ediliyordu. Gözlerinde korku belirdi ama kısa sürede silinip yok oldu, yerini kararlılığa bıraktı.

Sena yavaşça başını kaldırdı. Elindeki kâğıdı katladı. Salondaki tüm gözler ona çevrilmişti.

"Bekle bizi Rıh-ı Ahmer, sana geliyoruz.” Diyerek gülümsedi.

Uygulamada reklamsız oku