Bölüm 4 / 13
☘️4. BÖLÜM -RIH'I AHMER 1 VE 2-KIZIL RÜZGAR- YANKIYA DÖNÜŞMÜŞ RUHLAR ☘️ (2 BÖLÜM 1 ARADA)
13.BÖLÜM☘️ RIH'I AHMER 1.-YANKIYA DÖNÜŞMÜŞ RUHLAR
☘️İNSANI ACI YA DA AÇLIK ÖLDÜRMEZ. ONU ASIL ÖLDÜREN ÇARESİZLİK, YALNIZLIK VE VAZGEÇMEKTİR. ☘️
Salonun içindeki hava değişmişti. Kimse konuşmuyordu. Birkaç dakika önce odanın ortasında beliren cin hâlâ oradaydı. Gözleri insana benziyordu ama içinde insanlığa ait hiçbir iz yoktu. Kırmızı gözleriyle odadaki herkesi tek tek inceliyordu.
Sena istemsizce yutkundu. Hayatında ilk kez bir cinle karşılaşıyordu. İşin garip tarafıysa artık hiç şaşırmıyor ve korkmuyordu.
Haydar Hoca bastonuna dayanarak ayağa kalkmış, yüzünde sakin bir ifadeyle cine yaklaşmıştı.
"Mesajını teslim ettin. Söyleyeceğin başka bir şey var mı?"
Cin bakışlarını Sena’ya çevirmişti.
"Karar verildiğinde yol da seçilmiş olur."
Sesi insan sesine benziyordu ama içinde tuhaf bir yankı vardı. Sanki aynı anda birkaç kişi konuşuyordu.
Sena kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”
Cin birkaç saniye sessiz kaldı. "Yakında anlayacaksın."
Sena derin bir nefes alarak.
"Bu dünyada bana kimse normal cevap vermeyecek mi?"
Sözleri odadaki gerginliği kısa süreliğine dağıtmıştı. Cin hariç herkes gülümsüyordu.
Cin elini kaldırmıştı. Odanın ortasındaki hava titriyordu. İnce siyah çizgiler boşlukta belirdi. Çizgiler birbirlerine dolanıyor, örümcek ağı gibi büyüyordu. Birkaç saniye sonra odanın ortasında siyah bir yarık açıldı. Cin karanlık yarığa doğru yürümeye başladı. Tam içeriye girecekken durdu, arkasına dönmeden konuştu.
"Karadere'ye vardığınızda...geç kalmış olabilirsiniz."
Sena'nın içindeki huzursuzluk giderek büyüdü.
"Ne demek istiyorsun?"
Cin cevap vermedi. Sonra bir anda karanlığın içine girerek gözden kayboldu. Yarık ise kısa sürede silinip yok oldu.
Salon yeniden eski hâline dönmüştü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Yalnızca duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Sena elindeki görev kâğıdına bakıyordu. Kâğıtta yazan görev tahmin ettiklerinden daha zor olacaktı. Sonunda başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Ve aklındaki soruyu sordu.
"Biriniz bana Rıh'ı Ahmer'i anlatabilir mi?"
Haydar Hoca tesbihini yavaşça avucunun içine aldı. Bakışlarını pencereye çevirdi. Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Yaşlı adamın yüzündeki ifade Sena'nın hiç hoşuna gitmemişti. Çünkü Haydar Hoca gerçekten korkuyordu.
"Rıh'ı Ahmer nedir? Güzel soru." diye mırıldandı ve bir süre sustu.
“Cinleri, ifritleri bilirsiniz. Rıh'ı Ahmer onlardan biri değildir. O musallat olmaz. Hayalet de değildir. Bir hastalık gibidir. Hatta daha da kötüsü. Çünkü hastalık sadece bedeni tüketir ama bu şey insanın umudunu. O insanların içine girmez. Onların içindeki boşluğu arar. Korku ve öfkeleriyle ilgilenmez. Onun ilgilendiği tek şey vardır. Umutsuzluk.
İnsan güçlüdür çok şeye dayanabilir. Ama umut bittiğinde önce yaşama isteği gider. Sonra gücü. Sonra da bedeni."
Bu sözler odanın içine ağır bir taş gibi düşmüştü. Karşılarına çıkacak şey beklediklerinin aksine bir canavar değil, felaketin ta kendisiydi.
Tam o sırada Sena’ya henüz teslim edilmiş olan olan, Varlıklar Kitabı titremeye başladı. Kalın kapağının altında bir hareketlilik görülüyordu. Sonra sayfaları kendi kendine açıldı. Sanki görünmeyen biri kitabı karıştırıyordu. Sayfalar kitabın ortalarına gelene kadar çevrilmeye devam etti, sonunda durdu. Sena korku içinde açılan sayfada yazanları okuyordu.
RIH'I AHMER: Kökeni bilinmeyen kadim bir varlıktır. Ne cinler âlemine ne de insan dünyasına aittir. Bulunduğu yerde yaşam yavaş yavaş solar. İlk belirtiler görünmezdir. İnsanlar yalnızca kendilerini yorgun hisseder. Sonra neşeleri kaybolur. Ardından umutları. En sonunda ise yaşama arzuları. Onun bulunduğu yerde hayvanlar bile yaşamaz.
Kadim inanışlarda, bu varlığın gelişinin üç büyük alameti vardır:
1-Kan Kokan Rüzgarlar: Fırtınasız ve durgun bir gecede aniden yüzlere vuran demir ve pas kokulu esinti, onun yaklaştığının ilk kanıtıdır. İnsanlar bu kokuyu aldığında evlerine kaçıp pencereleri bezlerle mühürlerler; çünkü bilirler ki Rıh-ı Ahmer o gece birisinin kanını kurutacaktır.
2-Kemiklerin İçindeki Islık Sesi: Bu kızıl rüzgâr insana çarptığında fiziksel bir iz bırakmaz. Ancak kurban, rüzgârın kendi kemiklerinin içinde, hatta iliklerinde estiğini hisseder. Kişi felç olup yatağa düştüğündeyse kulaklarında uzak çöllerden gelen kum fırtınasının ıslık sesi yankılanır.
3-Kızıllaşan Göz Akı: Bedenin ve iradenin tamamen teslim olduğunun geri dönülmez kanıtıdır. Kurbanın göz akları yavaş yavaş kırmızıya bulanır. Çevresindekiler onun çıldırdığını veya hastalandığını düşünürken, o aslında dünyayı kırmızı bir tülün arkasından görmeye başlamıştır.
Kırmızı sis görüldüğünde varlık orada demektir. Bu sis nem taşımaz. Canlıların üzerinde boğulma hissi yaratır. Uzun süre etkisi altında kalındığında hafıza kayıpları görülebilir. Bazı anılar silinebilir, yaşanan bazı olaylar unutulabilir. Bazı isimler de...”
Sena durmuştu. Yazı burada bozuluyordu. Mürekkep dağılmıştı. Sanki bu kısım birileri tarafından özellikle bozulmuştu. Bir sonraki sayfa da tamamen siyahtı. Ne yazı, ne sembol ne de bir işaret vardı. Sadece sayfanın üst kısmında yarım kalmış bir başlık.
“Rıh'ı Ahmer ile mücadelede yapılması gerekenler...”
Sena'nın içindeki umut bir anda sönmüştü. Tam savaşmanın yolunu bulduğunu düşünürken elleri boş kalmıştı. Ve karşılarına ne olduğunu bilmedikleri bir varlık çıkacaktı. Onu durdurmanın yoluysa sanki özellikle saklanıyordu.
Sessizliği sonunda Haydar Hoca bozmuştu. Son derece ciddi bir ifadeyle konuştu.
"Tamam. Önce yemeğimizi yiyelim."
Sena gözlerini kırpıştırdı. Elindeki görev kâğıdını havaya kaldırdı, sallıyordu.
"Ne yemek mi? Otuz dokuz hasta var. Yedi kişi ölmüş. Ne olduğu belli olmayan kadim bir yaratığın peşine düşmek üzereyiz. Sen hâlâ yemek mi diyorsun?""
Haydar Hoca sakinliğini bozmadan.
"Evet kızım? Yemek yiyelim diyorum. Aç karınla kahraman olunmuyor."
Bu söz odadaki gerginliği dağıtmaya yetmişti. Haydar Hoca'nın yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.
"Nasıl normal insan olunur kitabını okuyup hatim etmiş olabilirim. Bu arada Youtube da bir sürü video seyrettim. Size enfes yemekler hazırlayacağım." Diyerek mutfağa doğru yöneldi.
Çok geçmeden yayılan enfes yemek kokuları bütün evi doldurmuştu. Haydar Hoca tüm hünerlerini sergiliyordu. Morvan ve Nerina ise karşılıklı oturmuş birbirlerini izliyordu.
Sena bunu fark edince, "Ne yapıyorsunuz?" diye sordu
Nerina hiç düşünmeden cevap verdi. "Onu inceliyorum."
Morvan meraklı bir şekilde sordu. "Beni neden inceliyorsun?"
"Çünkü insan olmadığını söylüyorlar."
Kerem boğulacak gibi öksürdü. Haydar Hoca gülmeye başladı.
Morvan ise birkaç saniye boyunca boş gözlerle kadına baktı. Sonra ciddi bir sesle, "Ben de seni inceliyorum." Dedi.
Bu kez şaşırma sırası Nerina'daydı. "Neden ki?"
Morvan hiç istifini bozmadan, “Çünkü çekirdeği kabuğuyla yiyorsun."
Masadaki herkes kahkahaya boğuldu.
Daha düne kadar insanları anlamayan bu iki canlı, şimdi masanın en büyük eğlencesi olmuştu. Sanırım insan olma rehberi işe yarıyordu.
Nerina hâlâ şaşkındı. Elindeki çekirdeğe bakıyordu.
"Bir dakika...Kabuğunu yemiyor muyuz?"
Birkaç dakika sonra bu defa da Morvan'ın başı derde girmişti. Masadaki hamburgere uzun süre bakmıştı. Sonra şüpheyle ekmeği kaldırdı. Marulu inceledi. Köfteyi çevirdi. Sonra hepsini yeniden üst üste koydu. Yüzündeki ifade giderek karmaşıklaştı.
"Neden ayrı ayrı pişirip sonra üst üste koyuyorsunuz?"
Bu kez Sena masaya kapanarak gülmeye başladı. Nerina da oh olsun der gibi gülüyordu.
Masadaki tabaklar boşalmıştı. Ama Morvan hâlâ hamburgerin mantığını çözmeye çalışıyordu.
Nerina ise çekirdeğin yalnızca içinin yenildiğini öğrendiği için kendini kandırılmış hissediyordu.
Haydar Hoca sandalyesine yaslanmış tesbih çekiyordu. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Sanki biraz önce dünyanın sonunu konuşan kişi kendisi değilmiş gibi görünüyordu.
Sena onları izlerken hafifçe gülümsedi. Garipti. Bu evde geçirdiği her gün ona biraz daha normal gelmeye başlamıştı. Oysa hiçbir şey normal değildi. Ama her şeye rağmen gülüyorlardı. Sena bunun ne kadar değerli olduğunu biliyordu. Çünkü Haydar Hoca'nın anlattığı varlık tam da insanlardan bunları çalmak istiyordu. Mutluluk ve umut.
Haydar Hoca masaya hafifçe vurdu.
"Evlatlar... Karadere bizi bekliyor. Haydi iş başına."
Masanın üzerine haritalar açıldı. Dizüstü bilgisayarlar getirildi. Not defterleri ortaya çıktı. Sena elindeki kalemle masanın başına geçmişti. İlk görevi planlıyorlardı.
Kerem ekrana bakıyordu.
"Karadere elli dakika önce yine haber olmuş. Üç kişi daha hastaneye kaldırılmış. Doktorlar tanı koyamamış. Hastaların ortak bir rahatsızlığı yok. Kan sonuçları temiz. Enfeksiyon, zehirlenme, hiçbir şey yok."
Nerina sessizce mırıldandı. "Ama ölüyorlar."
Kimse cevap vermedi. Çünkü sorun tam olarak buydu. Sena önündeki görev kâğıdına baktı. Otuz dokuz hasta. Yedi ölü. Belki şimdi daha fazlası vardı. Bu artık bir macera değildi. Birilerinin hayatı söz konusuydu.
Tam o sırada masanın üzerindeki Varlıklar Kitabı yeniden titremeye başladı. Herkes aynı anda ona dönmüştü. Sayfalar kendi kendine açılmaya başlamıştı. Durduğunda bu defa yalnızca tek bir satır yazıyordu.
“Karadere'ye vardığınızda güneş batmış olacak. İlk gece dışarı çıkmayın.”
Haydar Hoca'nın yüzü değişmişti. Gözlerini kitaptan ayırmadan mırıldandı. "Bu bir tavsiye değil. Uyarı."
Sessizlik birkaç dakika daha sürdü. Sena etrafına bakıyordu. Sonra aklına bir anda bir şey geldi.
"Bir dakika...Herkes nerede yatacak?"
Kısa süre içinde odalar ayarlanmıştı. Herkes dinlenmek için odasına çekildi. Sadece Kerem çalışıyordu. Sena merdivenlerden inerken onu gördü. Karşısındaki sandalyeye oturdu. Bir süre sessizce haritalara baktılar. Karadere. Bu isim artık ikisinin de zihnine yerleşmişti.
Kerem ekrana dokundu.
"Köyün nüfusu son beş yılda yarı yarıya düşmüş. Hep gençler gitmiş. Gitmişler ama nereye gittiklerini kimse bilmiyor, yeni adres beyanları da verilmemiş."
Tam o sırada yukarıdan Haydar Hoca'nın sesi duyuldu.
"Gece gece çalışıp durmayın."
Yaşlı adam merdivenlerin başında durmuş onlara bakıyordu.
"Yarın yola çıkacağız. Dinlenin. Rıh'ı Ahmer siz uyurken kaçmayacak."
Birkaç dakika sonra herkes yatmıştı.
Sabah ezanının sesi evin içinde duyulurken ilk uyanan Haydar Hoca oldu. Ardından Kerem. İkisi cemaat olmuş namaz kılıyordu. Sonra sırayla herkes uyanmıştı.
Ev yavaş yavaş hareketleniyordu. Mutfaktan çay kokusu geliyordu. Kahvaltı beklenenden daha sessiz geçmişti. Herkes masadaydı ama hepsinin aklı başka yerdeydi.
Kahvaltıdan sonra hazırlıklar başladı. Çantalar kontrol edildi. Telefonlar şarj edildi. Su şişeleri dolduruldu. Yarım saat içinde herkes hazırdı.
Sabah güneşi gökyüzünü aydınlatırken araba şehirden uzaklaşıyordu. İlk başlarda her şey normaldi. Trafik, binalar, insanlar. Sonra yavaş yavaş şehir geride kaldı. Yerini ormanlar, dar yollar, yeşil tepeler ve sessizlik aldı.
Nerina bütün yol boyunca camdan dışarı bakmıştı. Ağaçları izliyordu. Bazen gülümsüyor. Bazen kaşlarını çatıyordu.
Sena sonunda dayanamadı. "Nerina neler oluyor?"
Kadın gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Bir şeyler yanlış."
Kerem ona döndü. "Yanlış olan ne?"
"Ormanda ses yok."
Nerina haklıydı. Rüzgâr vardı. Ağaçlar vardı. Ama hiçbir ses duyulmuyordu. Bu sessizlik doğal olamazdı.
Haydar Hoca'nın yüzü ciddileşti. "Yaklaşıyoruz."
Bir süre sonra radyoda cızırtılar duyulmaya başladı. Kerem birkaç kez istasyon değiştirmişti ama sonuç aynıydı. Sadece boğuk sesler, anlamsız uğultular duyuluyordu. Ardından telefonlar çekmemeye başladı.
Morvan dışarıyı izliyordu. Birden konuştu.
"Gökyüzüne bakın."
Herkes başını kaldırmıştı. Renkler değişiyordu. Mavi gökyüzü yavaş yavaş soluyordu. Tam o sırada Nerina doğruldu. Yüzü bembeyaz olmuştu.
"Dur." Diye bağırdı.
Sena hemen frene bastı. Araba yavaşça durdu. "Ne oldu?"
Nerina ön camı gösterdi. “Sis.”
İnce bir sis tabakası yolun üzerine çökmüştü. Ama bu sıradan bir sis değildi. Nerina camı biraz daha açtı. Derin bir nefes aldı. Sonra yüzü değişti. "Havada nem yok."
Arabadaki herkes sustu. Haydar Hoca gözlerini kapatmıştı. Ve çok sessiz bir şekilde:
"Allah yardımcımız olsun.” diye mırıldandı.
Tam o sırada yolun ortasında simsiyah bir köpek belirdi. Kemikleri sayılacak kadar zayıftı. Arabanın önünde durmuş onlara bakıyordu. Sena korna çalıyordu ama hayvan umursamıyordu. Sonra köpek başını kaldırdı ve onlara baktı. Herkes dehşete kapılmışı çünkü gözleri kıpkırmızıydı.
Motor aniden durdu. Radyo ve telefonlar tamamen kapandı. Köpek birkaç saniye daha onlara baktıktan sonra konuşmaya başladı.
“Çok geç kaldınız.”
Korkudan kimse nefes alamıyordu. Birkaç saniye geçmişti ki köpek olduğu yerde yığılıp kaldı. Herkes o öldü mü diye düşünürken, yere yığılan köpek bir hayalmiş gibi silinerek gözden kayboldu.
Haydar Hoca yüksek sesle
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Dedi ve arkasından Âyetel Kürsî okumaya başladı. Dakikalar sonra motor yeniden çalışmaya başladı.
Yollarına devam ediyorlardı. Sis giderek yoğunlaşıyor, yol daralıyordu. Ve birkaç viraj sonra tabela göründü.
“KARADERE KÖYÜ”
Ama tabelanın altında başka bir şey daha yazıyordu. Kırmızı boya ile alelacele yazışmış bir yazı.
“GELMEYİN”
Araba köyün içine doğru ağır ağır ilerlemeye başlamıştı. Köyün ilk evleri görülüyordu. Taş duvarlar, eski derme çatma çatılar ve dar sokaklar. Her şey normaldi ama bir şeyler eksikti. Hayat. Bir köyde olması gereken sesler yoktu. Çocuklar oynamıyordu. Kadınlar kapı önlerinde oturmuyordu. Yaşlılar kahvehanede sohbet etmiyordu. Hatta kedi ve köpekler bile yoktu.
Sena yavaşladı. "Bu çok garip."
Tam o sırada bir pencerenin perdesi aralandı. İçeriden yaşlı bir kadın onlara bakıyordu. Kadının yüzü korkuyla doluydu. Göz göze geldikleri anda perdeyi hızlıca kapattı. Araba ilerledikçe hep aynı şey oluyordu. İnsanlar önce bakıyor. Sonra saklanıyordu. Köydekiler gelişlerinden memnun kalmamıştı.
Birkaç dakika sonra köy meydanına ulaştılar. Meydanda kimseler yoktu. Ortada yaşlı bir çınar ağacı yükseliyordu. Dalları köyün yarısını gölgesinde bırakacak kadar büyüktü. Haydar Hoca ağacı görünce duraksadı. Bakışları birkaç saniye boyunca ağacın gövdesinde kaldı. Ama hiçbir şey söylemedi. Tam o sırada meydanın diğer ucunda bir adam göründü. Yavaş adımlarla onlara doğru geliyordu.
Yaklaşık altmış yaşlarında, yüzü yorgun, omuzları çökmüş biriydi. Ama bakışlarında garip bir sıcaklık vardı. Adam yaklaşınca başındaki kasketini çıkardı.
"Hoş geldiniz." Dedi nazik bir sesle.
"Ben Mustafa Çetin. Karadere’nin muhtarı."
Herkes arabadan inmiş, tanışmışlardı. Muhtara sağlık heyeti olduklarını, köydeki hastalığın tespiti için geldiklerini söylemişlerdi. Durumdan memnun kalan muhtarsa onlara kalacakları bir yer arama telaşına düşmüştü.
Arabayı park edip, köyün dar sokaklarında yürümeye başladılar. Sena karşılaştığı insanları dikkatlice izliyordu.
"İnsanlar çok tedirgin." Dedi Muhtara bakarak.
Muhtar yürümeyi bırakmadan cevap verdi. "Tedirginlik geçti."
Sena kaşlarını çattı “Nasıl yani?"
Adam acı acı gülümsedi. "İlk zamanlar korkuyorlardı. Ama sonra alıştılar."
Bu cevap hiçbirinin hoşuna gitmemişti. Çünkü korkudan sonra gelen şey cesaret değil, vazgeçmekti. Birkaç dakika sonra iki katlı eski bir evin önünde durdular. Bahçesinde yaşlı bir ceviz ağacı vardı. Pencereleri açık, bacası tütüyordu. Muhtar kapıya vuruyordu.
Kapıyı ellili yaşlarda, geniş omuzlu bir adam açmıştı. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Gözlerinin altındaki morluklar dikkat çekiyordu. Sanki haftalardır doğru düzgün uyumuyordu.
Muhtar adama, "Hüseyin sana misafir getirdim." dedi
Gelenlere gülümseyerek bakan adam. "Hoş geldiniz." Diyordu.
Birer birer tokalaştılar. Hüseyin muhtarın erkek kardeşiydi. Tavırları abisinin aksine oldukça sevecendi.
"Tam da yemek hazırlamıştım. Haydi sofraya buyurun beraber yiyelim. Sonra da size yatacağınız yerleri göstereyim.”
Misafirler bu samimi sözlerle eve kabul edilmişti. Bir köyde olmanın en güzel tarafı da buydu. Her hanede mutlaka yatacak bir yer olurdu.
Evde verdikleri kısa bir moladan sonra keşif için köyü gezmeye başladılar. Muhtar da onlara eşlik ediyordu. Gezdikleri her evde aynı hikâye konuşuluyordu.
Yorgunum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Sabah uyanmak istemiyorum. Yemek yemek istemiyorum. Konuşmak istemiyorum.
Sanki bütün köy aynı cümleleri ezberlemişti. Gün ilerledikçe hepsinin içindeki huzursuzluk giderek büyümüştü.
Birden yaşlı bir adam onlara doğru seslendi.
"Bekir'i gördünüz mü?"
Muhtar sorudan tedirgin olmuştu. Sonra başını iki yana salladı.
Yaşlı adam korkulu gözlerle etrafına bakındı. Sonra kısık bir sesle konuştu.
"Köyde ilk değişen oydu. Eskiden gülerdi, konuşurdu, şakalaşırdı. Sonra.”
Yaşlı adamın gözleri değirmene doğru kaydı. Ormanın içindeki eski yapıya.
"Sonra değirmene taşındı. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı."
Tam o sırada kalabalığın içinden biri çığlık duyuldu.
"Hepsi Bekir yüzünden!" diye söyleniyorlardı.
Ses köy meydanından geliyordu. Herkes koşarak meydanda toplanmıştı. Tüm gözler yerde yatan adamdaydı.
“Ali'de.”
Kimse bir şey demiyordu. Verdikleri tepki bu kadardı. Sanki ölü bir adam görmek doğalmış gibi izliyorlardı Sena'nın içi ürpermişti. Çünkü ilk kez korkudan daha kötü bir şey görüyordu. Vazgeçmiş insanlar.
Tam o sırada Sena başını kaldırdı. Ormanın içindeki o eski değirmene baktı. Pencerelerden birinde soluk sarı bir ışık yanıyordu. Sanki birileri oradan bakıyor, onları izliyordu. Ve sanki Karadere'nin bütün sırları o değirmenin içinde saklanıyordu. Sena kararını vermişti. Yarın değirmene gidilecekti.
Sabah Karadere'ye ağır ağır doğuyordu. Ama bu sabahın içinde huzur yoktu. Sena bunu pencereyi açtığında hissetmişti.
Kahvaltı çok sessiz geçmişti. Kimsenin aklında yemek yoktu. Masadaki herkes aynı şeyi düşünüyordu. Değirmen, Bekir. Ve köyün üzerinde dolaşan görünmez felaket.
Sonunda Kerem ayağa kalktı. "Haydi gidelim."
Haydar Hoca bastonuna dayanarak doğruldu.
"Ben burada kalacağım. Birinin köyü izlemesi gerekiyor.
Muhtar meydanın karşısında durmuş onları izliyordu. Yüzü her zamanki gibi yorgundu. Ama bu defa onda farklı bir şey daha vardı, tedirginlik.
"Bir şey olursa haber gönderin. Dedi Haydar Hoca.
Morvan hafifçe homurdandı.
"Umarım haber gönderecek kadar vaktimiz olur."
Köyden ayrılıp ormana girdiklerinde hava değişmeye başladı. Ağaçlar sıklaşıyor, güneş ışığı dalların arasından güçlükle geçiyordu. Yol giderek daralıyordu.
Nerina birkaç kez durup etrafı dinledi. Sonunda: "Bir şey bizi izliyor." Diyerek diğerlerine baktı.
Kimse şaşırmamıştı. Çünkü onlar da hissediyordu.
Yarım saat sonra değirmen göründü. Eski taş yapı ormanın ortasında tek başına duruyordu. Yelkenleri yıllardır dönmemiş gibiydi. Duvarların bir kısmı çatlamış, pencerelerin çoğu kırılmıştı. Ama bir tanesinde hâlâ ışık yanıyordu. Dün gece gördükleri ışık.
Sena'nın kalbi hızlandı. "İşte orası."
Değirmene yaklaştıkça içinden bir ses duyuluyordu. Bir şeyler devriliyor, ayak sesleri duyuluyordu. Sonra birden tüm sesler sustu, camda görülen ışık söndü.
Değirmenin kapısında Kerem öne geçti. Omuzlayarak ittirdiği kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi karanlıktı. Ağır bir toz kokusu vardı. Ve terk edilmiş yerlerde hissedilen o garip yalnızlık.
Tam içeri girecekleri sırada yukarıdan bir ses duyuldu. Kısık, yorgun, korkmuş.
" Çok geç kaldınız. Buradan gidin.”
Sena'nın kalbi bir an duracak gibi oldu. Çünkü aynı cümleyi daha önce de sislerin içindeki köpekten duymuştu.
Merdivenlerin başında bir adam duruyordu. Zayıf, bitkin. Gözleri morarmıştı. Sanki haftalardır uyumamıştı. Adam korkuyla onlara bakıyordu.
"Bekir..." diye fısıldadı Sena.
Adam bakışlarında yılgınlık vardı.
"Hayır.” dedi titreyen bir sesle. "Ben artık Bekir değilim. Onun bir yankısıyım."
Sanki bu cümleyi yüzlerce kez söylemişti. Ve artık kendisi bile Bekir olmadığını düşünüyordu. İşin garip tarafıysa gerçekten çok korkuyordu. Bir suçlunun korkusu değildi bu. Av durumunda olan birinin korkusuydu.
Kerem yavaşça öne çıktı. “Burada neden saklanıyorsun?"
Bekir'in yüzü bir anda gerildi.
"Çünkü saklanmazsam beni buluyor. Kırmızı adam beni buluyor.”
Adamın elleri titremeye başlamıştı. Sonra devam etti.
"Bir süre sonra... Rüyalar bitmedi. Uyanıkken de görmeye başladım. Sonra köydeki insanların seslerini duydum. Ölmüş insanların, yaşayanların, hepsinin. Gece gündüz benimle konuşuyorlardı. Hiç susmuyorlardı.”
Sena'nın tüyleri diken diken olmuştu. "Bu yüzden mi köyden ayrıldın?"
Bekir yavaşça başını salladı.
"Başta onları korumak istedim. Sonra da kendimi. En sonunda kaçtım. İlk kurban benim sanıyordum. Ama yanılmışım. Seçtiği başkasıymış. “
Bu sözlerden sonra değirmenin içinde tuhaf bir gıcırtı duyuldu.
Herkes aynı anda yukarıya baktı. Eski ahşap kirişlerden biri sanki hareket etmişti. Birisi üst katta yürüyordu. Bekir’in yüzündeki bütün renkler çekildi. Adam geriye doğru sendeledi. Sesi titriyordu. Ağlamaklı bir sesle fısıldadı. "Geldi."
Sena'nın boğazı kurudu. "Kim geldi?"
Bekir'in cevabı yalnızca iki kelimeydi. "Kırmızı adam."
Tam o anda değirmenin üst katından kulakları sağır eden, insana ait olmayan bir çığlık duyuldu. Bütün bina sarsılıyordu. Değirmenin içindeki hava bir anda soğumuştu. Nefesler verirken ağızlardan buhar çıkıyordu.
Bir anda yukarıdan siyah bir gölge üzerlerine fırladı. Herkes bir adım geri çekilmişti. Gölge tam önlerindeki moloz yığınına çarpmıştı. Eski ahşap döşemeler parçalanmış, toz bulutu yükselmişti.
Toz dağılınca yaratık göründü. Sena ürperdi. Yaratık insana benziyordu ama insan değildi. Kolları normalden uzundu. Parmaklarının uçları pençeler halindeydi. Yüzünün olması gereken yerdeyse sadece karanlık vardı. Sanki yüzü silinmişti. Yaratık başını kaldırdı aykırı bir sesle güldü.
"Seni bulduuuuum..." Baktığı kişi... Bekir'di.
Bekir korkuyla geriye çekildi. "Hayır! Ben değilim!" diyordu.
Yaratık ona doğru ilerlemeye başladı. Morvan anında gölgenin üzerine atıldı. İnsan gücünü aşan bir kuvvetle birbirlerine saldırıyorlardı. Değirmenin içi savaş alanına dönmüştü.
Nerina iki elini yere bastırmış, gözlerini kapatmıştı. Tahta döşemelerin arasından ince kökler yükselmeye başladı. Yılan gibi hareket ederek yaratığın ayaklarına dolanıyordu. Yaratık öfkeyle kükredi. Bütün değirmen yeniden sarsıldı.
Morvan bu fırsatı kaçıramazdı. Bir hamlede yaratığı göğsünden yakaladı ve duvara yapıştırdı. Tam “yakaladım seni” diyecekken, karanlık beden bir anda dağılarak tavanın çatlaklarına doğru yükselmeye başladı. Yaratık saniyeler içinde gözden kaybolmuştu.
Bekir dizlerinin üzerine çökmüş ağlıyordu.
"Size söylemiştim. Çok geç kaldınız. Benim için artık çok geç. Yankılar için çok geç."
Adam Kendini kaybetmişti ben artık bir yankıyım diyordu. Ona kimse cevap verememişti. Tek bir şey yapabilirlerdi. Onu düştüğü bu kaybolmuşluk çukurundan çıkarmak.
Morvan hala tavana bakıyordu "Onu takip edemiyorum." Diye söylendi.
Nerina yavaşça ayağa kalktı "Takip edemezsin. Çünkü o burada değildi. O yalnızca bir izdi."
Birkaç dakika önce yaşananlar herkesin aklını karıştırmıştı. Yaratık onları ya da Bekir’i öldürmek istememişti. Sanki sadece görünmek istemişti ya da onları oyalamak. Peki ne için? Bu düşünce herkesi germişti.
Dönüş yolu oldukça sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Köy meydanı görünmeye başladığında garipliği fark eden Kerem’ di.
"Bir şeyler olmuş."
Meydanda insanlar toplanmıştı. Muhtar kalabalığın önünde duruyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı. Onları görünce istemsizce birkaç adım öne atıldı.
“Geldiniz mi?”
Sena hemen sordu. "Neler oluyor?"
Muhtar güçlükle konuşabildi. "Bekir öldü."
Sena duyduklarını anlamaya çalışıyordu.
"Daha onunla az önce konuştuk. Nasıl öldü?"
Muhtar başını kaldırdı. Sesi titriyordu. "Hayır. Konuşmadınız.”
Kerem öfkelenerek araya girdi.
"Ne demek konuşmadınız? Hepimiz değirmendeydik. Onunla konuştuk."
Birden kalabalık iki yana açıldı. Sağlık ocağından çıkan genç bir doktor göründü. Yüzü solgundu. Elinde birkaç dosya vardı. Doktor doğrudan Sena'ya baktı. Sonra yavaşça konuştu.
"Bekir Yıldız bugün bulunmadı. Öldüğünde değirmendeydi ve tek başınaydı. Ve...En az üç gündür de morgda."
Doktorun söylediklerinden sonra herkes donup kalmıştı. Az önce olmayan yaratık ve olmayan Bekir’le mi konuşmuşlardı. Neler oluyordu böyle? Yoksa konuştukları Rıh’ı Ahmer miydi?
Kafalar karışık ve vücutlar yorgun bir halde eve dönmüşlerdi. O gece evde alışılmadık bir sessizlik vardı. Kimse şakalaşmıyor, gülmüyordu. Masadaki yemekler yarım kalmıştı. Herkes kara kara düşünüyordu. Özellikle de Sena. Bir şeyler eksikti. Bir parça. Bir ipucu. Ama henüz göremiyordu.
Gece ilerleyince birer birer odalarına çekildiler. Sena bir türlü uyuyamıyordu. Kafası karma karışıktı. Düşünceler zihnini gereğinden fazla meşgul ediyordu. Tam uykuya dalmak üzereyken aşağı kattan gelen bir sesle doğruldu. Birisi konuşuyordu.
Sena sessizce yataktan kalktı. Sesin geldiği yere doğru yürüyordu. Pencerenin önünde bir siluet duruyordu. Bu Muhtardı. Sırtı ona dönüktü. Dışarıya bakıyor, biriyle konuşuyordu. Ama görünürde kimse yoktu.
Sena'nın kalbi hızlanmıştı. Sessizce dinlemeye başladı. Muhtarın sesi titriyordu.
"Hayır...Henüz anlamadılar. Biraz daha zaman var."
Sanki karşısında biri varmış gibi davranıyordu.
Sena donup kaldı. Boğazı kurudu. Orada kiminle konuşuyordu?
Karşısındakine "Neden beni seçtin? Ben istemedim." Diyordu.
O an pencerenin camında sadece bir anlığına ikinci bir siluet görmüştü. Kıpkırmızı. İnsan şeklinde. Uzun ve İnce. Sena'nın gözleri büyüdü. Neler oluyordu böyle?
Ve işte tam o anda...Üst kattan bir çocuk çığlığı duyuldu.
"Anne! Anne o yine geldi!" diyordu.
Bu çığlık Hüseyin’in kızı Elif'in odasından geliyordu.
Evdeki herkes uyanmış kızın odasına koşmuştu. Odaya girdiklerinde küçük kız yatağının üzerinde oturuyor, bütün vücudu titriyordu. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Titreyen parmağıyla pencereyi gösteriyordu. "Oradaydı. Yine oradaydı!"
Haydar Hoca kızın yanına oturmuştu. "Ne gördün Elif? Orada olan neydi?"
Elif'in gözleri dolmuştu. "Kırmızı adam."
Yaşlı adam yumuşak bir sesle devam etti. "Kim bu kırmızı adam?"
Elif burnunu çekti. Sonra pencereye baktı. Sanki onu hala görüyordu.
"Uzun. Çok uzun. Kırmızı. Hiç gülmüyor."
Haydar Hoca sordu, "Peki ne yapıyor?"
Elif ürperdi. "Beni izliyor. Bazen konuşuyor. Bazen isimler söylüyor."
Küçük kız parmağını kaldırdı doğrudan muhtarı işaret ederek,
"En çok onu seviyor." Dedi.
Elif gözlerini muhtardan ayırmıyordu.
"Her gece geliyor. Her gece onunla konuşuyor. Kırmızı adam en çok onu seviyor."
Muhtar'ın yüzü bembeyaz olmuştu.
Kimse konuşamadı. Çünkü o an Sena'nın zihnindeki bütün parçalar yer değiştirmeye başlamıştı. Belki de başından beri yanlış kişiyi arıyorlardı. Şimdi bütün oklar bir kişiyi gösteriyordu.
“Muhtarı.”
Sabah olduğunda köyün üzerindeki kasvet değişmemişti. Kahvaltı sırasında yine kimse konuşmuyordu. Tam Sena çayından bir yudum almıştı ki kapı vuruldu. Hüseyin kapıya yöneldi. Bir süre sonra içeri yaşlı bir kadın girdi. Kadın doğrudan Sena'ya bakıyordu.
"Arayan kişi sen misin? Sonunda geldin."
Yaşlı kadın yavaşça elindeki bez çantayı masaya bıraktı. Sonra sandalyeye oturdu. Haydar Hoca dikkatle kadını izliyordu.
"Siz kimsiniz?"
Kadın ona baktı. "Hatice ben. Eski imamın kardeşi."
Odanın içindeki hava değişti. Haydar Hoca doğruldu. "Eski imam mı?"
Kadın başını salladı. "Evet Rahmetli Hasan Hoca’nın."
Sonra yaşlı kadın çantanın içinden eski bir defter çıkardı. Yavaşça Sena'nın önüne koydu. Sena dikkatle deftere bakıyordu.
"Bu defter nedir?"
Hatice kadın kısık bir sesle konuştu.
"Köyümüzün günahları. Kardeşim ölmeden önce bunu saklamamı istedi. Bir gün biri gelirse, doğru soruları sorarsa ona ver dedi."
Sena yavaşça defteri açtı. Defter on sekiz yıl öncesinden bahsediyordu ve bir sayfanın üstünde büyük harflerle yazılmış şu cümle vardı.
“Bugün onu ilk kez gördüm.”
Bir sonraki sayfadaysa, "İlk etkilenen kişiyi buldum." Mustafa Çetin.”
Sena, Mustafa Çetin mi? Diyerek ürperdi.
“Yani...Muhtar.”
Defterin bir sonraki sayfasındaysa şu satırlar yazıyordu:
“Eğer bu satırları okuyorsanız...Çınarın altını kazın.”
☘️14.BÖLÜM ☘️ RIH'I AHMER 2- SON NÖBET, SON MÜHÜR
☘️ BAZEN TUTULAN NÖBETLER BİR KAPIDA OLMAZ, KAYBOLMUŞ RUHLARDA OLUR. ☘️
“Eğer bu satırları okuyorsanız... Çınarın altını kazın.”
Ve sayfa burada bitiyordu. Odanın içindeki herkes aynı anda pencereye döndü. Köy meydanındaki yaşlı çınar sessizce orada duruyordu. Altında kim bilir hangi sırları saklıyordu? Kimse birkaç dakika boyunca konuşamadı.
Sena'nın gözleri hâlâ defterin sayfalarındaydı. Kara kara düşünüyordu.
“İlk etkilenen kişi: Mustafa Çetin”. Yani Muhtar
Bu cümle zihninde yankılanıyordu. Karadere'nin en güvenilir insanı. Köylülerin en çok sevdiği adam. Yıllardır bu köy için çalışan kişi. Nasıl olurdu?
Haydar Hoca sonunda sessizliği bozmuştu.
"Demek ki bu yüzden. Bu köy bugüne kadar ayakta kaldıysa...Birisi yıllardır direniyor demektir.
Sena kaşlarını çattı. "Muhtar mı?"
Haydar Hoca başını salladı. "Belki de."
Morvan kollarını göğsünde bağladı. "Ya da yıllardır herkesi kandırıyor."
Odanın içindeki hava birden gerildi. Çünkü ikisi de mümkün görünüyordu.
Hatice Nine ağır ağır ayağa kalktı.
"Hasan Hoca ölmeden önce bir şey daha söylemişti."
Herkes dikkatlice onu dinliyordu. Yaşlı kadın pencereden meydandaki ağaca. Sonra yavaşça konuştu.
"Çınarın altını sakın gündüz kazmayın. Sebebini bilmiyorum. Rahmetli kardeşim öyle söylemişti. Gece yarısından sonra kazın."
Bu sözlerden sonra odadaki herkes birbirine baktı. Çünkü artık ne yapacakları belliydi. Gece olmasını bekleyeceklerdi.
Karadere'nin üzerine karanlık çöktüğünde köy yeniden sessizleşti. Sena saatine bakıyordu. Gece yarısına yarım saat kamıştı. Kerem ekipmanları hazırlıyordu. Morvan pencerenin önünde durmuş meydanı izliyordu. Nerina ise huzursuzdu. Sürekli aynı şeyi söylüyordu.
"Bir şey yaklaşıyor."
Haydar Hoca ise elinde Kur’an-ı Kerim dualar ediyordu.
Gece yarısı saat on ikiyi gösterdiğinde evden çıktılar. Köy meydanında kimse kalmamıştı. Hissedilen derin sessizlik bedenlerini ürpertiyordu. Ay ise bulutların arkasında kalmıştı. Çınar ağacı gecenin karanlığında daha büyük görünüyordu. Dalları karanlığın içine sessizce uzanıyordu. Sanki köyün üzerine kapanmıştı.
Sena ağaca yaklaştıkça içindeki huzursuzluk giderek artıyordu. Nedense burada bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu. Kerem elindeki kürekle kazmaya başlamıştı. Morvan da ona yardım ediyordu. Dakikalar geçmiş çukur derinleşmişti. Sonra tak diye bir metal sesi duyuldu. Kürekler bir şeye çarpmıştı.
Morvan dizlerinin üzerine çöküp toprağı elleriyle kazmaya başladı. Topraktan küçük, demir işlemeli eski bir sandık ortaya çıkmıştı. Herkesin kalbi bir anda hızlandı.
Sandık dualar ederek yavaşça açtılar. İçinde sadece tek bir şey vardı. Yuvarlak kırık bir mühür. Siyah taşlardan yapılmış, ortadan ikiye ayrılmış bir mühür.
Haydar Hoca'nın yüzü sararmıştı.
"Allah'ın gazabından, cezasından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve yanımda hazır bulunmalarından Allah'ın noksansız kelimelerine sığınırım." Diyerek dualar ediyordu.
Sena ona döndü. "Nedir bu?" diye sordu.
Yaşlı adam cevap vermeden önce yutkundu. Sonra çok sessiz bir şekilde konmaya başladı.
"Bir mühür. Bir hapishane. Bu mühür bir şeyi içeride tutmak için yapılmış. Ama birisi onu kırmış, mühür bozulmuş.”
Tam o anda köyün üzerinde sert bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Çınarın dalları şiddetle sallanıyordu. Ay ışığı gecenin içinden silinip kayboldu. Ve meydandaki bütün lambalar aynı anda söndü. Her yer tamamen zifiri karanlık olmuştu.
Sonra bir çığlık duyuldu. Bu kez çığlık köyün içinden gelmiyordu. Muhtarın evinden geliyor, yankılanıyor ve kulakları tırmalıyordu.
Ses Mustafa Çetin'in sesiydi bu, yani muhtarın.
Haydar Hoca bastonunu kavradı.
"Başladı. Muhtar Hatırlamaya başladı.”
Köyün üzerinde kızıl bir sis yükseliyordu. Sis çok geçmeden çınarın etrafında toplanmaya başlamıştı. Herkes kaygılı gözlerle olanları izliyordu.
Muhtarın çığlığı ikinci kez duyuldu. Bu defa sanki daha yakından. Daha acı dolu. Sena düşünmeden koşmaya başladı. Kerem ve Morvan da onu takip ediyordu, diğerleri de.
Muhtarın evine vardıklarında kapı arkasına kadar açıktı. İçeriden eşyaların devrilme sesleri geliyordu. Eve girdiklerinde salon dağılmıştı. Cam kırıkları yerlere saçılmıştı. Ve odanın ortasında muhtar dizlerinin üzerinde duruyor, iki eliyle başını tutuyor, gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Hatırlıyorum..." Allah'ım...Hatırlıyorum..." diyordu
Haydar Hoca yavaşça yanına çömeldi. "Neyi hatırlıyorsun Mustafa?"
Muhtar'ın bütün vücudu titriyordu. Gözleri odanın içinde değilmiş gibiydi. Sanki çok uzak bir geçmişe bakıyordu. On sekiz yıl öncesine.
"Hasan Hoca...Eski imam. Onu gördüm."
Sena nefesini tuttu. Muhtar konuşmaya devam etti.
"İlk önce hayvanlar kaçtı. Sonra insanlar değişmeye başladı. Sonra geceleri onu gördük."
Haydar Hoca dikkatle dinliyordu. "Kimi?"
Mustafa Çetin'in yüzü bembeyaz olmuş, dudakları titriyordu. Ve ilk kez o ismi söyledi. "Rıh'ı Ahmer’i"
Odanın içindeki hava birden ağırlaştı. Sanki görünmez bir şey onları dinliyordu. Ve Muhtar kaldığı yerden devam etti.
"Hasan Hoca onu durdurabileceğini söyledi. Eski kitaplar buldu. Dualar okudu. Sonra bir mühür hazırladı. Onu çınarın altına hapsettik."
Adam gözlerini kapattı. Yanaklarından yaşlar akıyordu.
Kerem öne eğildi. "O zaman mührü kim kırdı?"
Muhtar'ın yüzü değişmişti. Cevabı biliyordu ama sanki söylemek istemiyordu. Sonunda fısıldadı. "Ben kırdım."
Sena'nın kalbi sıkıştı. "Sen mi kırdın?"
Adam başını iki yana salladı.
"Kırmak istemedim. Yemin ederim istemedim. Yıllarca rüyalarıma girdi. Benimle konuştu, bekledi, sabretti ve ben yaşlandıkça...zayıfladıkça...bana sinsice yaklaştı. Mühür kırıldığında avuçlarımdaydı ama ben orada değildim."
Haydar Hoca yavaşça ayağa kalktı. Artık her şeyi anlamıştı.
"Bekir'i istemedi. Çünkü ilk günden beri seni istiyordu."
Muhtar gözlerini kapattı. Ve yavaşça başını salladı. “Evet.”
“Bekir, hastalar, köy bir yemdi. Rıh'ı Ahmer'in gerçek hedefi...Başından beri Mustafa Çetin'di.”
Tam o anda evin dışından güçlü bir rüzgâr yükseldi. Pencereler aynı anda çarpmaya başladı. Lambalar patladı ve köyün üzerindeki kızıl sis bir anda yoğunlaştı.
Nerina korkuyla pencereye koştu. Yüzü bembeyaz kesilmişti. "Sena..."
Genç kadın pencereye yöneldi. Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
Köy meydanında...çınarın altında...kırmızı bir siluet duruyordu. İnsan şeklindeydi. Ama insandan daha uzundu. Daha ince ve sanki daha eski. Albümlerden çıkıp gelmiş eski bir fotoğraf gibi tam gözlerinin önünde duruyor, doğrudan onlara bakıyordu.
Bu “Rıh'ı Ahmer...” di. Sonunda ortaya çıkmıştı.
Kızıl sis köyün üzerine çökmüştü. Çınarın yaprakları rüzgârsız sallanıyor, gökyüzü kan kırmızısı bulutlarla örtülüyordu. Karadere sanki nefes almayı bırakmıştı.
Hepsi dışarıya çıkmıştı. Yakın sayılacak bir mesafeden yaratığa bakıyorlardı.
Rıh'ı Ahmer başını kaldırmış kızıl gözleriyle doğrudan Sena'ya bakıyordu. Ve konuştu.
“Demek sensin.”
Sesi duyulmuyordu ama hissediliyordu. Kemiklerin içinde. Kalbin arkasında. Ruhun derinliklerinde hissediliyordu.
Sena gözlerini kaçırmadı. "Sen Rıh'ı Ahmer'sin."
Yaratık hafifçe güldü. İnsanlar bana böyle diyor.”
"Gerçek adın ne peki?"
Bu soru yaratığı şaşırtmıştı. Çünkü kimse ona adını sormazdı.
Rıh'ı Ahmer birkaç saniye sustu. Sonra yüzünde insana benzeyen bir ifade oluştu. Hüzün.
“O adı hatırlayan kalmadı.” diyordu
Ama Sena konuşmaya devam etti.
"Bekir'i neden öldürdün? Diğer insanları neden öldürdün?"
Kızıl gözler ona bakıyordu.
“Ben kimseyi öldürmedim. Bekir, Ali, diğerleri hepsi vazgeçti.”
Sena'nın içi buz kesmişti. Çünkü yaratık söylediği şeylere gerçekten inanıyordu. Suçsuz olduğunu düşünüyordu ama suçsuz değildi.
"Onları ölüme sen sürükledin."
Rıh'ı Ahmer sustu. Ve ilk kez bakışlarını köye çevirdi. Sonra yeniden konuştu.
” İnsanların içindeki boşluğu ben yaratmadım. Ben sadece buldum.”
Sena bir adım öne çıktı. "O zaman neden geri geldin?"
Rıh'ı Ahmer bu kez doğrudan muhtara baktı. Mustafa Çetin'in yüzü bembeyaz olmuştu.
“Çünkü yarım kalan işler tamamlanır.”
Muhtar titremeye başladı. On sekiz yıl önceki korku yeniden gözlerine yerleşmişti. Ve o an... Rıh'ı Ahmer gülümsedi.
“Siz hâlâ bu savaşı kazanacağınızı mı sanıyorsunuz? Ama çoktan kaybettiniz.”
Gökyüzü sarsılıyordu. Kızıl sis hareket ediyor ve köyün dört bir yanından gölgeler yükseliyordu.
Eski kuyulardan. Boş evlerden. Ağaçların arasından. Yüzlerce karanlık varlık onlara yaklaşıyordu.
Rıh'ı Ahmer kollarını iki yana açtı.
“Bakın. Bunlar benim askerlerim değil. Bunlar insanların terk ettiği umutlar.”
Rıh'ı Ahmer'in sesi meydanın üzerinde yankılandı. Ve o anda...Gölgeler hareket etti. İlk saldıran onlardı.
Karanlık yaratıklar keskin çığlıklar atarak üzerlerine koşmaya başlamıştı. Hepsinin ellerinde Sena’nın anlam veremediği, bu dünyadan olmayan savaş aletleri vardı.
Morvan yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle “Sonunda." Diyordu.
Bakışlarında dehşet verici bir kana susamışlık vardı. Belki de uzun süredir içinde kapalı kalan canavar serbest bu anı bekliyordu.
Morvan tüm azametiyle ileri atıldı. Bir insanın hareket edebileceğinden çok daha hızlıydı. İlk yaratığı daha ona ulaşamadan parçalamıştı. Ama Morvan durmayacaktı. Daha yüzlerce enfes cinayet onu çağırıyordu. Her hamlesi ölümcüldü. Sanki yaratıkların hareketlerini önceden biliyordu. Karşısındaki her varlığın zayıf noktası zihninde parlıyordu. Omuz. Boyun, sırt, bacak, kalp.. hepsi zihninde yankılanıyordu. Morvan her darbeyi tam vurması gereken yere indiriyordu.
Rıh'ı Ahmer ise onu izliyordu ve seslendi.
“Hâlâ savaşmayı seviyorsun.”
Morvan yaratığın üzerine doğru yürüdü.
"Senden daha çok."
Ama tam o sırada dizleri titremeye başladı. Bir anlığına dengesi bozuldu. Rıh'ı Ahmer gülüyordu. “Çok güzel. Devam et.”
Morvan'ın yüzü sertleşti. Çünkü anlamıştı. Her saldırıda biraz daha yoruluyor, tükeniyordu. Enerjisi bu canavar tarafından yutuluyordu.
Bu sırada Kerem yere çökmüştü. Avuçlarını toprağa bastırdı ve gözlerini kapattı. Bir anda dünya değişti. Artık köyü görmüyordu. Enerjileri, korkuları, anıları, izleri görüyordu. Ve yüzlerce kırmızı akışkan çizgi köyün her yanına dağılmış hepsi aynı noktaya bağlanıyordu. Çınara.
Kerem'in gözleri korkuyla açıldı. Bu şey tek bir yerde değildi. Her yerdeydi. Sonra gözlerini Rıh'ı Ahmer'e çevirdi. Herkesin duyacağı bir şekilde konuştu.
"Biz sadece onunla değil, buradaki her şeyle savaşıyoruz. "
Nerina çınarın önünde duruyordu. Elini ağacın kabuklarının üzerinde dolaştırıyordu. Ve dünya gözleri önünde birden parçalanmaya başladı.
Anılar açıldı. On sekiz yıl öncesi gözlerinin önünde duruyordu. Hasan Hoca, Mustafa Çetin, kızıl sis, çığlıklar ve mühür.
Sonra daha eskilere.. Yüz yıl.. İki yüz yıl.. Üç yüz yıl.. Nerina gördüklerinin dehşetiyle geri çekilmişti. Kadın nefes almakta zorlanıyordu.
"Bu ilk değil, ilk kez olmuyor. Karadere'den öncesi de var. Başka insanlar. Başka kurbanlar. Başka köyler."
Sonra gözlerini yaratığa çevirdi.
"Sen yüzlerce yıldır buradasın. Ama neden?"
Rıh'ı Ahmer başını hafifçe eğdi. İlk kez biri onu gerçekten görüyordu.
“Nihayet. Beni hatırlayan biri.
Tam o sırada... Haydar Hoca'nın sesi gökyüzünü doldurdu.
“Hak geldi. Batıl yok oldu.”
Ve ilk kez...Rıh'ı Ahmer'in gerçek şekli ortaya çıkmaya başlamıştı. Sena nefesini tuttu.
Çünkü karşısındaki şey bir canavar değildi. Yüzlerce yüz. Yüzlerce korku. Yüzlerce pişmanlık. Tek bedende birleşmişti. Ve hepsinin ortasında... derin karanlık bir boşluk vardı.
Sena'nın gözleri doldu. Çünkü ilk kez neyle savaştıklarını anlamıştı. Bir yaratıkla değil, umutsuzlukla.
Ve tam o anda... Rıh'ı Ahmer bütün gücünü serbest bıraktı. Kızıl sis dalgalar halinde üzerlerine çöktü. Morvan diz çöktü. Kerem nefessiz kaldı. Nerina çığlıklar attı. Haydar Hoca'nın ise nefesi kesildi. Ve Sena...İlk kez yaratığın gözlerinin içine baktı.
Yaratık fısıldadı:
“Şimdi...Bana neden seçildiğini göster.”
Meydan sessizliğe gömüldü. Rüzgâr durmuştu. Gölgeler bile hareket etmiyordu. Sanki bütün dünya verilecek cevabı bekliyordu.
Sena susuyordu. Çünkü cevabı kendisi de bilmiyordu. Neden seçilmişti? Neden kitap onu bulmuştu?
Kızıl sis etrafında dönmeye başladı. Rıh'ı Ahmer yaklaşırken sesi yeniden duyuldu.
“Söyle...Neden sen?”
Sena cevap veremedi. Çünkü gerçekten bilmiyordu.
Tam o sırada... Bir el omzuna dokundu. Haydar Hoca. Yaşlı adam ayakta durmakta zorlanıyordu.
"Hatırla kızım, hatırla. Şimdi düşün, Kerem neyi kaybetti, güvenini... Peki ya Morvan, yılların savaşında kendinden parçalar... Ya Nerina, geçmişini... Ben ise kimliğimi…”
Haydar Hoca başını salladı. Sonra yavaşça sordu.
"Peki ya sen neyi kaybettin?"
Sena cevap veremedi. Çünkü cevabı yoktu. Ve işte o anda anladı.
Hiçbir şey kaybetmemişti. Canı yanmıştı, yalnız kalmıştı, korkmuştu. Defalarca yıkılmıştı. Ama bir şeyi asla bırakmamıştı.
İnsanlara inanmayı. İyiliğe inanmayı. Umuda inanmayı.
Ve şimdi fark ediyordu. Rıh'ı Ahmer'in dokunamadığı tek şey buydu. Çünkü o hiçbir şeyden vazgeçmemişti.
Rıh'ı Ahmer bir adım geri çekildi. Çünkü Sena’yı hissediyordu.
Karşısında ilk kez eksilmemiş biri duruyordu. Ve ilk kez sesinde korkuya benzeyen bir şey duyuluyordu.
“Hayır...”
Sena yavaşça ona doğru yürüdü. Ne silahı vardı. Ne büyüsü. Ne de kalkanı. Yalnızca eksilmemiş kalbi ve inancı.
"Sen yanılıyorsun." Dedi yaratığa.
Rıh'ı Ahmer'in gözleri parladı.
“Ben hiç yanılmam. İnsanların içinde karanlık var."
Sena ona doğru birkaç adım daha attı.
"Doğru. Karanlık, acı, suçluluk ve yalnızlık var." Sonra durdu.
"Ama sadece bunlar yok. Sen insanların içindeki ilahi ışığı hiç görmedin."
Tam o sırada köydeki evlerden birinin kapısı açıldı. Yaşlı bir kadın kararlı bakışlarla dışarıya çıkmıştı. Sonra diğer bir kapı açıldı. Ve sonra diğer bütün kapılar. Köydeki herkes korkularıyla yüzleşmek için meydanda toplanıyordu. Sena’nın tam arkasında.
Rıh'ı Ahmer onları görünce öfkelendi.
“Evlerinize dönün!” diye bağırıyordu.
Kızıl sis insanların üzerlerine doğru yürüdü. Ama bu kez insanlar geri çekilmiyordu.
Muhtar titreyerek ayağa kalktı. Gözlerinde korkudan daha güçlü bir şey vardı. Kararlılık. Ardından çınara doğru yürüdü. Rıh'ı Ahmer'in yüzü değişmişti. Çünkü ne olacağını biliyordu.
Ve işte o anda...Muhtar bağırdı: "Yeter artık!"
Meydan sustu. Kızıl sis bir anlığına duraksadı. Bütün gölgeler savaşmayı bıraktı. Rıh'ı Ahmer'in gözleri Muhtara döndü.
İlk kez... Öfkeli görünüyordu. “Sus, karşımda konuşma!”
Muhtar başını salladı. Yüzünden yaşlar akıyordu. Ama artık korkmuyordu. On sekiz yıl boyunca taşıdığı yük ilk kez omuzlarından kalkıyordu.
"Hayır. Bu defa susmayacağım."
Rıh'ı Ahmer'in etrafındaki sis dalgalandı. “Sus dedim!”
Gökyüzü gürledi. Ama Muhtar geri çekilmedi. Sena nefesini tuttu. Çünkü ilk kez karşısında korkmuş bir adam değil köyün koruyucusu duruyordu. Muhtar çınara baktı. Sonra gözlerini kapattı. Ve yıllardır sakladığı gerçeği anlatmaya başladı.
"Hasan Hoca ölmedi. Yıllarca öldüğünü sandım. Yıllarca onu kurtaramadığımı düşündüm. Ölümünden hep kendimi sorumlu tuttum. Meğer gerçek farklıymış."
Tam o anda çınarın gövdesinden ışıklar saçılmaya başladı. Altın renkli ışıklar kabukların arasından yayılıyordu.
Nerina nefesini tuttu. "Sanki Çınar ona cevap veriyor..."
Ve bir anda meydan kayboldu. Herkes aynı görüntünün içindeydi.
On seki yıl öncesinde. O gece köy yanıyordu. Kızıl sis her yeri kaplamıştı. Mustafa dizlerinin üzerindeydi. Hasan Hoca ise çınarın önünde durmuş dualar okuyordu. Yüzü kanlar içindeydi. Ama gözlerinde korku yoktu "Vakit geldi Mustafa."
Mustafa başını iki yana salladı. "Hayır. Başka bir yolu olmalı!"
Hasan Hoca yorgun ama huzurlu bir gülümsemeyle,
"Bulamayız Mustafa." Diyordu.
Sonra çınarı gösterdi. "Mührü hazırladım. Sadece son parçası eksik. Bir koruyucunun ruhu."
Mustafa dondu. "Ben veririm! Ben veririm! “Diye bağırdı.
Hasan Hoca başını iki yana salladı. "Hayır, sen vermeyeceksin. Bu köyün sana ihtiyacı var."
Mustafa ağlamaya başlamıştı. "Yapma...Ne olur yapma..."
Ama Hasan Hoca kararını vermişti. Son duasını okuyordu.
"Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah'ın yardımıyladır.
Gökyüzü açıldı. Çınar ışıklarla doldu. Rıh'ı Ahmer ‘den çığlıklar yükseliyordu. Ve Hasan Hoca son kez Mustafa'ya baktı.
Sözleri meydanda yankılanıyordu.
“Sakın kendini suçlama. Bu bir son değil, emanet.”
Sözleri bitince bedeninden yükselen ışık iki parçaya ayrıldı. Bir parçası çınarın içine diğeri Mustafa'nın göğsüne aktı. Sonra Hasan Hoca ışığın içinde silinerek kayboldu.
Görüntüler dağılmıştı. Muhtarın hıçkırıkları bütün meydanda yankılanıyordu. Tam o anda... Muhtarın göğsünde bir ışık parlamaya başladı. Küçük ama göz kamaştırıcı.
Rıh'ı Ahmer bir adım geri çekildi. O ışığı tanıyordu. Hasan Hoca'nın emaneti. Son mührün parçası.
Sena artık anlıyordu. Rıh'ı Ahmer'in yıllar boyunca neden Muhtar'ın peşinde olduğunu... Neden köye döndüğünü... Neden Bekir'den başlayıp herkesi zehirlediğini... Çünkü son mühür Mustafa'nın ruhundaydı. Ve şimdi...On sekiz yıl sonra... Son kilit açılmak yerine güçleniyordu.
Rıh'ı Ahmer çığlık attı. “Hayır! O ışık benim!
Ve bütün kızıl sis bir anda Muhtar'ın üzerine saldırdı...
Sena'nın gözleri büyüdü. "Mustafa Amca!"
Ama saldırı Muhtar'a ulaşamadı. Çünkü tam o anda çınar sarsıldı. Bu rüzgâr ya da deprem değildi. Sanki ağacın içinden bir şey uyanıyordu. Kabukların arasından altın renkli ışıklar yükselmeye başladı.
Rıh'ı Ahmer'in yüzünde korkuya benzer bir ifade belirdi. Çünkü yıllardır saklanan sır ortaya çıkıyordu.
Kerem dizlerinin üzerine çöküp avuçlarını toprağa bastırdı.
Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
"Bu...Bu imkânsız."
Morvan ona döndü. "Ne görüyorsun?"
Kerem'in gözleri hâlâ toprağın altındaydı.
"Çınarın altında bir mühür yok. Bir kapı var."
Meydan buz kesti. Rıh'ı Ahmer öfkeyle kükredi.
“Kapa çeneni!”
Nerina çınarın gözdesine yeniden elini koydu. Dünya bir anda silinip kayboldu. Anılar yeniden açıldı. Ama bu defa daha derin. Çok daha derin. Ve Nerina görüyordu.
On sekiz yıl önceki geceyi. Hasan Hoca'yı. Muhtarı. Ve çınarın altında açılan devasa yarığı. Bir kapıyı. Karanlıkla dolu bir geçidi. İnsan dünyasıyla görünmeyen âlemler arasında duran kadim bir eşiği. Ve Hasan Hoca'nın son fedakârlığını.
"Olamaz..."
Nerina'nın sesi titriyordu.
"Hasan Hoca mühür olmamış..." Kadın nefes almakta zorlandı.
Gözleri çınarın köklerine kilitlenmişti. "Bekçi olmuş."
Haydar Hoca nefesini tuttu. Rıh'ı Ahmer ise çılgına dönmüştü.
“Yeter artık herkes sussun!”
Sena sonunda gerçeği anlamıştı. Yaratık Muhtar'ın da peşinde değildi. Onun asıl hedefi çınardı. Asıl hedefi Hasan Hoca'nın son fedakârlığını yok etmekti.
Rıh'ı Ahmer gökyüzüne doğru bağırdı.
“On seki yıl! On seki yıl boyunca beni hapsettiniz ve o lanet olası kapıyı korudunuz! Bu lanet artık bitecek!”
Çınarın kabukları çatlamaya başlamıştı. Altın renkli ışıklarla kızıl enerji birbirine çarpıyordu. Mühürlü kapı sarsılıyordu. Ve eğer kırılacak olursa arkasındaki gerçek Rıh'ı Ahmer serbest kalacaktı.
O anda...Muhtar ayağa kalktı. Gözleri yaşlıydı ama korkmuyordu. Çünkü artık unuttuğu tüm gerçeği biliyordu. Hasan Hoca ona bir görev vermişti. Ve Muhtar tüm gücüyle bağırdı.
"Bu köyü sana vermem!" Göğsündeki altın ışıklar alev alev parıldıyordu.
Çınar da ona cevap veriyordu. Ağacın yaprakları ışıklarla sarılmaya başladı. Kökleri yerin altında hareket ediyordu. Ve bütün köyde tek bir ses yankılandı. Bir insanın, bir dostun, bir öğretmenin sesi.
Bu Hasan Hoca’ydı.
“Aferin evlat…Nöbeti bırakmadın.
Muhtar olduğu yerde çöküp ağlamaya başladı. Rıh'ı Ahmer ise ilk kez geri çekildi. Çünkü Hasan Hoca'nın hâlâ nöbette olduğunu anlamıştı. Ve tam o anda...Sena ileri doğru bir adım attı.
Kapıyı korumak. Köyü kurtarmak. Ve Rıh'ı Ahmer'i sonsuza dek hapsetmek için... Artık sıra ondaydı.
Ama yaratık hâlâ direniyordu. Gökyüzündeki bütün kızıl sis, köyün üzerinde karanlık devasa bir bulut gibi dönüyordu. Sonra bir anda...Çınarın üzerine doğru çökmeye başladı.
Rıh’ı Ahmer son hamlesini yapıyordu. Ağaç şiddetle sarsılmıştı. Dalları kırılıyor, kabukları çatlıyordu. Ağacın dibindeki toprak yarılmaya başlamıştı.
Rıh'ı Ahmer öfkeyle kükredi.
“Kırıl, parçalan, yok ol!”
Darbelerin şiddetiyle kapı görünmeye başlamıştı. Çınarın köklerinde devasa altın çizgiler belirdi. Bir mühür. Bir eşik. Bir hapishane. Ve o hapishanenin içinde...gerçek karanlık kıpırdanıyordu.
Kerem'in nefesi kesilmiş gözleri büyümüştü.
"Allah'ım... Gerçek Rıh'ı Ahmer bu kapının arkasında..."
Meydan buz kesmişti. Herkes dehşet içindeydi. Gerçek yaratık oradaysa onların savaştığı şey neydi? Anlamışlardı, o sadece bir parçaydı, küçük bir iz. Dünyadan kopmak istemeyen bir gölge, savaş veren bir yankı. Gerçek bedeni hâlâ kapının arkasındaydı. Ve bu yüzden... o kapı asla açılmamalıydı.
Rıh'ı Ahmer çılgınca saldırıyordu. Tüm gücüyle kapıyı kırmaya çalışıyordu. Darbelerin şiddetiyle çınar inliyor, kapı sarsılıyordu. Ve tam o anda çınarın bütün dalları yeniden parlamaya başladı. Kökler hareket ediyor, kapının etrafını sarıyor, mührü güçlendiriyordu.
Haydar Hoca bastonunu kaldırdı. Yaşlı adamın sesi bu kez bütün köyde yankılanıyordu.
“Allah'ın adıyla...Hak üzere kurulan korunsun...Batıl kendi karanlığında kaybolsun...”
Dualar yükseldikçe kızıl sis geri çekilmeye başlamıştı. Beklediği savaş bu değildi. O kazanacağı bir savaşı arzularken, karşına demir gibi güçlü ilahi bir ışık çıkmıştı.
Rıh'ı Ahmer öfkeyle çırpınıyordu. Karşısında yalnızca Sena yoktu. Bir köy vardı. Bir emanet vardı. Ve nesiller boyunca süren bir nöbet.
Tam o sırada...Muhtarın göğsündeki ışık yeniden parlamaya başladı. Bu kez daha güçlü. Daha saf. Daha parlak. Çınarın içindeki altın ışık da ona cevap veriyordu. Sanki iki ışık birbirini çağırıyordu.
Sena nefesini tuttu. Çünkü ne olacağını anlamıştı. Hasan Hoca'nın ve Mustafa'nın emaneti...birleşmek üzereydi.
Rıh'ı Ahmer bunu fark ettiği anda çaresizce haykırdı.
“Hayır, hayır! O birleşme asla olamaz! Mühür tamamlanamaz!”
Gökyüzü sanki parçalanıyor, üzerlerine düşüyordu. Kızıl sis son bir direnişle çınarı parçalıyordu. Kapının altındaki mühür çatırdıyor ve ilk kez... arkasındaki karanlık gözler görünüyordu. Gerçek Rıh’ı Ahmer’in gözleri.
Kerem'in yüzü bembeyaz kesilmişti. “Çabuk olun! Kapı daha fazla dayanamaz!" O anda herkes dualar ediyor, karanlığa ilahi nurla direniyordu.
Tam o sırada...Muhtarın göğsünden ve çınarın içinden çıkan iki ışık gökyüzüne doğru yükselerek parıltılar saçarak birleşmeye başladı. Gökyüzünde devasa bir mühür belirdi. Kadim semboller dans ederek dönüyordu, ışık halkaları birbirine geçiyordu.
Haydar Hoca'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Tamamlandı...Hasan...Tamamlandı..."
Ve o anda...Çınarın altındaki kapı tamamen açılmıştı. Ama dışarıya doğru değil. İçeriye. Derinliklere. Bir hapishaneye. Bir mühür âlemine.
Rıh'ı Ahmer kaçmaya başlamıştı. Başına geleceklerin farkındaydı ve artık gerçekten korkuyordu.
“Hayır’ Ben oraya asla dönmem!”
Ama artık çok geçti. Kapının devasa bir çekim gücü bedeni parçalanmaya başladı. Önce Kolları. Sonra omuzları. Sonra kızıl Sis. Hepsi binlerce parçaya ayrılıyordu.
Ve tam o anda...Köyün dört bir yanında insanlar sarsılmaya başladı. Hepsinin göğsünden küçük kırmızı ışıklar çıkıyordu. Lanetin tohumları. Yıllardır içlerinde büyüyen karanlık. Korkular, suçluluk, umutsuzluk. Hepsi bedenlerinden ayrılıyordu.
Rıh'ı Ahmer ise keskin çığlıklar atıyordu. Gücü ellerinden kayıp giderken meydandaki gölgeler de duraksadı. Bir anlığına hepsi oldukları yerde donup kaldı. Sonra içlerinden yükselen karanlık çözülmeye başladı. Bazıları rüzgârda dağılan kül gibi savruldu.
Bazıları sisin içinde eriyip kayboldu. Bazılarıysa köy halkının göğsünden çıkan kırmızı ışıklarla birlikte yok oldu. Çünkü onlar gerçek yaratıklar değildi. Onlar insanların yıllarca taşıdığı korkuların, suçlulukların ve vazgeçişlerin şekil bulmuş hâlleriydi. Ve Rıh'ı Ahmer mühürlenirken onları ayakta tutan güç de yok oluyordu.
Köy uyanıyordu. İnsanlar derin nefesler almaya başlamıştı. Bazıları ağladı. Bazıları diz çöktü. Bazıları gökyüzüne baktı. Sanki yıllardır taşıdıkları görünmez yük sırtlarından alınmıştı.
Kerem şaşkınlıkla fısıldadı. "İyileşiyorlar..."
Haydar Hoca başını salladı. “Hayır. Hatırlıyorlar."
Rıh'ı Ahmer son kez Sena'ya baktı. Artık yenilmez görünmüyordu.
Yorgundu. Eksilmişti. Ve ilk kez... Yalnız görünüyordu.
"Neden?" Sesi fısıltıya dönüşmüştü.
"Neden vazgeçmedin?"
Sena gözlerinin içine bakıyordu. Yavaşça cevap verdi.
"Çünkü Hasan Hoca, Mustafa Amca vazgeçmedi. Haydar Hoca, Morvan, Nerina ve Kerem vazgeçmedi. Ben de vazgeçmedim."
Rıh'ı Ahmer'in gözleri kapandı. Kapının çekimi onu tamamen parçalamıştı. Ve son parçaları da mühür âlemine doğru sürükleniyordu. Tam kaybolurken...Uzaklardan bir ses duyuldu.
Hasan Hoca'nın sesi.
“Emanet tamamlandı. Nöbet sürüyor.”
Altın ışıklar birbirine kenetlenerek kapı kapandı. Çınarın gövdesinde iç içe geçmiş iki halka belirdi. Mühür tamamlanmıştı.
Haydar Hoca bastonuna dayanmış çınarı izliyordu. Sena yanına geldi. Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Sena sordu. "Bitti mi?"
Haydar Hoca hafifçe gülümsedi.
"Karadere için evet. Bizim için hayır."
Başka kapılar. Başka sırlar. Ve başka karanlıklar...Sessizce onların gelmesini bekliyordu.