Bölüm 5 / 13
☘️5. BÖLÜM -YEDİ MUHAFIZ-1. BÖLÜM- BİRİNCİ ZİNCİR KIRILDI ☘️
☘️15.BÖLÜM ☘️YEDİ MUHAFIZ-1. BÖLÜM- BİRİNCİ ZİNCİR KIRILDI
☘️ BAZEN BİR ZİNCİR KIRILIR AMA SERBEST KALAN DÜŞMAN DEĞİLDİR. GERÇEKLİĞİNDEN KOPAN RUHLARDIR ☘️
Sena koşuyordu. Ayaklarının altındaki toprağı hissetmiyordu. Nefesi çok düzensizdi. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Neden koştuğunu kendisi de bilmiyordu ama yetişmesi gereken bir şey vardı. Bir felaket. Bir çöküş. Bir son.
Karanlığın içinden kendi evi yükseliyordu. Ahşap duvarlarıyla. Geniş terasıyla. Bahçesiyle. Yüksek pencereleriyle. Her şey yerli yerindeydi. Ama yanlış olan bir şey vardı. Ev fazla sessizdi. Sanki yıllardır içinde kimse yaşamıyordu.
Sena yavaşladı. Göğsüne oturan ağırlık büyüyordu. Kapıya yaklaştığında açık olduğunu fark etti. Rüzgâr yoktu. Ama kapı ağır ağır hareket ediyor, her sallanışında boğuk bir ses çıkarıyordu. Önce tereddüt etti ama sonra içeriye girdi. İlk adımında ayağının altında cam kırıkları çıtırdadı.
Sena dondu. Evi savaş alanına dönmüştü. Koltuklar parçalanmış, masalar devrilmişti.
Kitaplar yerlere saçılmıştı. Duvarlardaki tablolar düşüp kırılmıştı.
Sanki biri öfkeyle her şeyi dağıtmıştı. Ama bu bir hırsızlık değildi. Bu bir arayıştı. Bir şeyler aramış ama bulamamıştı.
Sena istemsizce birkaç adım daha attı. Sonra gözleri büyüdü. Bodrum kata inen gizli kapak da açıktı. Bu nasıl olurdu? O kapak kendi kendine açılamazdı.
Sena koşmaya başladı. Merdivenlerden aşağı inerken bütün vücudu titriyordu. Her basamakta içindeki korku biraz daha büyüyordu. Son basamağa ulaştığında durdu. Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
Minyatür ev parçalanmıştı. Çatısı çökmüş, pencereleri kırılmıştı. Bahçesini çevreleyen küçük çitler yerlerinden sökülmüştü. Yıllardır korunan tılsımlar sönmüş, kararmıştı. Sanki devasa bir el evin üzerine çökmüş ve onu ezmişti.
Sena'nın gözleri doldu. "Hayır...diye fısıldadı.
Tam o sırada yer sarsıldı. Önce hafif. Sonra daha güçlü. Duvarlar çatlamaya başladı.
Bodrumun içindeki hava ağırlaşıyor, aldığı nefes giderek kesiliyordu.
Minyatür evin kalıntıları arasından siyah bir şey yükseliyordu. Ama bu duman değildi.
Canlı gölgeler yavaşça yükseliyordu. Yedi adet gölge saymıştı.
Sena onları gördüğünü biliyordu. Ama aynı zamanda da göremiyordu. Yüzleri vardı ama hatırlayamıyordu. Şekilleri vardı ama zihni onları tutamıyordu. Bakmaya çalıştıkça görüntü dağılıyor, sonra yeniden oluşuyordu. Sanki insan aklı onların gerçek hâlini kabul edemiyordu. Bodrumun içindeki sıcaklık bir anda düştü. Kadının kalbi sıkışıyordu.
Sonra ilk ses duyuldu. Bu aslında ses değildi. Düşünce gibiydi. Doğrudan zihninin içinde yankılanıyordu.
"Birinci zincir kırıldı." Sena geri çekildi.
İkinci ses geldi. Daha yaşlı. Daha ağır. "Beklediğimizden erken."
Üçüncü ses öfkeliydi. "İnsanlar yine aynı hatayı yaptı."
Gölgeler hareket etmiyordu. Ama bütün bodrum onların varlığıyla doluydu. Sena dizlerinin titrediğini hissetti. Sonra içlerinden biri başını kaldırdı. Ya da Sena öyle sandı.
Ve ilk kez doğrudan ona baktı. "Kayıtlar yeniden açılıyor."
Bir başka ses cevap verdi. "İlk muhafız uyandı."
Sonra mutlak bir sessizlik oldu. Ve karanlığın içinden son cümle yükseldi.
Öyle bir cümleydi ki Sena'nın bütün bedenine buz gibi yayıldı.
"Bu defa durmayacak."
Bodrum sarsıldı. Minyatür ev tamamen çöktü. Gölgeler bir anda üzerine doğru hareket etmeye başladı.
Sena çığlıklar atarak yatağında doğruldu. Nefes nefese kalmıştı. Kan ter içindeydi. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Oda karanlık ve sessizdi. Bir süre odanın karanlığında titrer bir halde oturdu. Rüyadaki görüntüler hâlâ gözlerinin önündeydi. Parçalanmış minyatür ev... Yükselen yedi gölge...
Ve zihninin içinde yankılanan o ses: "Birinci zincir kırıldı."
Kadın yüzünü ellerinin arasına aldı. Sonra gözlerini kapattı."Eûzü billahi mineş şeytanirracim..."fısıltısı odanın sessizliğine karıştı.
Karadere'den döneli tam bir ay olmuştu. Ama bazı şeyler peşini bırakmıyordu.
Sonunda yatağından kalktı. Perdeyi araladığında sabah güneşi bahçeyi aydınlatıyordu.
Ağaçlar hafif rüzgârla sallanıyor, kuş sesleri evin etrafında yankılanıyordu.
Her şey normal görünüyordu. Belki de ihtiyacı olan tek şey buydu. Normal bir gün.
Alt kata indiğinde kahve kokusu onu karşıladı. Ama kahve kokusuna başka kokular da eşlik ediyordu. Taze demlenmiş çay. Kızarmış ekmek. Ve Morvan'ın her sabah yemeyi başardığı o anlamsız baharatlı yiyecekler. Sena istemsizce gülümsedi.
Mutfağa girdiğinde beklediği manzarayla karşılaştı. Kerem masanın başında oturuyordu.
Önünde haritalar, notlar ve eski belgeler vardı. Karadere sayfası kapanmıştı ama onun araştırmaları kapanmıyordu. Ve yine bir şeylerin peşindeydi.
Nerina pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu.
Haydar Hoca masanın ucunda oturmuş tesbihini çekiyordu. Yüzündeki huzur evin geri kalanından tamamen farklıydı.
Morvan ise kanepenin üzerine yayılmıştı. Sena’ya zorla aldırdığı televizyonu açmış, izlerken de uyuyakalmıştı.
Sena kahve makinesine yöneldi. Kimse konuşmuyordu. Makinenin sesi mutfağı doldururken Morvan gözlerini açmadan konuştu.
"Yine kâbus gördün."
Sena durdu. "Sen uyumuyor musun?"
Morvan gözlerini açmadan cevap verdi. "Uyuyorum."
"Pek öyle görünmüyor da."
"Çünkü profesyonelim."
Kerem başını kaldırmadan söze karıştı. "Bu ay dokuzuncu oldu."
Sena kaşlarını çattı. "Neyin dokuzuncusu?"
"Kâbus sonrası içtiğin kahvenin."
Kadın gözlerini devirdi. "Sayıyor musun?"
"Bilim insanı refleksi ne yaparsın."
Morvan homurdandı. "Ben on bir sanıyordum."
"Sen saymayı bilmiyorsun." Dedi Kerem
"Ben savaşmayı biliyorum."
"İkisini aynı anda yapamadığın belli." Hepsinin yüzüne küçük bir gülümseme yayılmıştı.
Bu son bir ayda nadir yaşanan anlardan biriydi. Karadere'den sonra herkes normal hayatına dönmeye çalışıyordu. Ama hiçbiri tam olarak başaramıyordu.
Sena kahvesini alıp masaya oturdu. Bilgisayar ekranına uzunca bir süre baktı. Kelimeler zihnine gelmiyordu. Yorgunluk omuzlarına çökmüştü. Tam vazgeçip masadan kalkacağı sırada dışarıdan ezan sesi duyuldu.
Kadın istemsizce durdu. Bir süre hiçbir şey yapmadan dinledi. Bazı sesler vardı. İnsana dünyanın hâlâ yaşamaya değer olduğunu hatırlatıyordu. Ezan sesi gibi. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Ve yeniden klavyesinin başına geçti.
Masanın üstünde yeni sözleşmenin dosyası duruyordu. Kitabını teslim edeli henüz bir hafta olmuştu ama yayıncısı dosyayı beklediğinden de çok beğenmişti. Üç gün de önce yeni sözleşme imzalanmıştı. Şimdilik her şey yolunda görünüyordu. Ama Sena tek satır bile yazamıyordu.
Haydar Hoca tesbihini bıraktı. "Anlat bakalım." dedi
Sena başını kaldırdı. “Neyi anlatayım?"
"Kabusunu."
Kadın iç çekti. Sonra anlatmaya başladı. Evini. Yıkılmış kütüphaneyi. Açılmış gizli kapağı.
Parçalanmış minyatür evi. Ve evden yükselen yedi gölgeyi. Herkes sessizce dinliyordu.
Sena son cümleye geldiğinde sesi yavaşladı. “Bir ses birinci zincir kırıldı dedi.”
Mutfaktaki hava değişmişti. Kerem'in kalemi durdu. Nerina pencerenin önünden döndü.
Haydar Hoca'nın bakışları sertleşti. Morvan ise gözlerini açtı.
Sonunda Kerem konuştu. "İlginç." Diyerek, önündeki belgelerden birini açtı. Sarıya dönmüş eski bir sayfayı gösterdi.
"Son iki haftadır farklı kaynaklarda aynı ifadeye rastlıyorum."
Nerina sessizce konuştu. "Ben de hissediyorum."
Herkes ona döndü. Kadın yine bahçeye bakıyordu. "Bir şeyler değişiyor." Dedi.
Haydar Hoca başını salladı. "Ben de hissediyorum."
Morvan derin bir iç çekti. "Harika. Köy lanetinden çıktık. Şimdi dünya lanetine giriyoruz."
Tam o sırada evin kapısı çaldı. Ev sessizliğe gömüldü. Kapı ikinci kez çaldı.
Bu defa daha yavaş ve daha sabırlı.
Sena ayağa kalktı. Nedense içindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Kapıyı açtığında karşısında yaşlı bir adam duruyordu. Gelen kişi evin eski sahibiydi. Evin satış evraklarında bir fotoğrafını görmüştü. Ama o fotoğraftaki halinden çok daha yaşlı görünüyordu. Omuzları çökmüş, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Ve elinde eski, sararmış bir zarf tutuyordu.
Yaşlı adam önce Sena'ya baktı. Sonra evin içine. Sanki içeride bulunan herkesi hissediyordu. Ardından elindeki zarfı kaldırdı.
"Sanırım artık vakti geldi." Dedi.
Sena'nın içi sıkıştı. "Neyin vakti geldi?"
Yaşlı adam gözlerini zarfın üzerine indirdi. Sonra yeniden Sena'ya baktı.
"Bu sana ait değil. Ama seni bekliyordu."
Yaşlı adam bir süre yerinden kıpırdamadı. Elindeki sararmış zarfı sıkıca tutuyordu. Sanki onu bırakmak istemiyordu. Ya da bırakmaktan korkuyordu.
Sena geri çekildi. "İçeri buyurun."
Yaşlı adam ağır adımlarla eve girdi. Gözleri salonun içinde dolaştı. Herkesi inceliyordu. Sonunda bakışları Haydar Hoca'nın üzerinde durmuştu. İki yaşlı adam birkaç saniye boyunca sessizce birbirlerine baktılar. Haydar Hoca hafifçe başını eğdi. Yaşlı adam da aynı şekilde karşılık verdi. Sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Ama kimse bunu sorgulamadı.
Adam elindeki zarfı masanın üzerine bıraktı. Odadaki herkes istemsizce ona bakıyordu. Zarf sıradan görünüyordu. Ama uzun yıllar saklanmış gibiydi. Kenarları yıpranmıştı. Üzerinde hiçbir isim, mühür ya da açıklama yoktu. Sadece çok eskiydi.
Morvan sessizliği bozdu. "İnsanlar normalde bunun için posta kullanıyor."
Yaşlı adam ona baktı. "Bu postayla gönderilemez."
Sena zarfı eline aldı. Beklediğinden daha ağırdı. İçinde sadece kâğıt yoktu.
“Bu nedir?" diye sordu.
Yaşlı adam uzun süre cevap vermedi. Sonra yavaşça konuştu. “Bir emanet."
Adam gözlerini Sena'nın gözlerine dikti. "Evden bir emanet."
Odanın içi sessizleşti. Kerem kaşlarını çattı. "Nasıl yani?"
Yaşlı adam derin nefes bir aldı. "Bu ev bana ait değildi. Ben sadece bekçisiydim."
Sena'nın elleri istemsizce gerildi. İçindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
"Ne bekçisi?"
Adam doğrudan cevap vermedi. Masadaki zarfı işaret etti. "Onu aç."
Sena dikkatlice zarfın ağzını açtı. İçinden üç şey çıktı. İlk olarak eski bir mektup.
Sonra siyaha dönmüş metal bir anahtar. Ve son olarak... Küçük bir parşömen.
Kerem hemen öne eğildi. Parşömende yalnızca birkaç satır vardı. Ama yazılar alışılmış hiçbir dile benzemiyordu. Sanki harfler canlı gibiydi. Bakıldıkça yer değiştiriyordu.
Nerina bir adım geri çekildi. "Bu normal değil."
Haydar Hoca sessizce dualar okumaya başlamıştı. Sena mektubu açtı. Kâğıt o kadar eskiydi ki dağılacak gibi görünüyordu. Üzerindeki ilk satırı okudu. Ve yüzündeki ifade değişti.
“Ne yazıyor?" diye sordu Kerem.
Sena yutkundu. Sonra yüksek sesle okumaya başladı.
“Eğer bu mektup sana ulaştıysa... Birinci zincir kırılmış demektir. Ve eğer birinci zincir kırıldıysa... Ben başarısız olmuşumdur. “
Odanın içindeki hava ağırlaştı. Sena okumaya devam etti.
“Sana bırakacağım üç şey var. İlki bir anahtar. İkincisi bir isim. Üçüncüsü ise asla bulmak istemeyeceğin bir kitaptır.”
Kerem istemsizce öne eğildi. "Bir kitap mı?"
Sena devam etti.
“Eğer hâlâ zaman varsa... Kayıtlar Kitabı'nı bul. Çünkü kayıtlar yeniden açılıyor.”
Nerina'nın yüzü gerildi. Morvan ilk kez ciddi görünüyordu. Ama mektup henüz bitmemişti.
Sena son satıra geldiğinde sesi yavaşladı.
“Ve ne olursa olsun... Yedi Muhafız'a güvenme.”
Odanın içi buz kesti. Tam o anda... Masanın üzerindeki siyah anahtar titreşmeye başladı.
Az hareket etmişti ama herkes gördü. Anahtarın üzerinde yıllardır görünmeyen eski bir sembol belirdi. Yedi iç içe geçmiş halka.
Kerem fısıldadı: "Bu mümkün değil."
Ama kimse ona neyin mümkün olmadığını soramadı. Çünkü evin bütün ışıkları aynı anda sönmüş ev karanlığa gömülmüştü. Hiç kimse hareket etmiyordu. Bir anlığına zaman durmuş gibiydi.
Kerem refleksle cebindeki telefonu çıkardı. Ekran kapalıydı. Şarjı doluydu ama telefon çalışmıyordu.
Nerina pencereye dönüp bahçeye baktı. Ay ışığı yoktu. Sokak lambaları bile kapanmıştı. Sanki ev dünyanın geri kalanından kopmuştu.
Morvan ayağa kalktı. Yüzündeki rahat ifade kaybolmuştu. "Bu hiç normal değil."
Haydar Hoca onu başıyla onaylıyordu.
"Korkmuyor musun hocam?" Diye sordu Sena
Haydar Hoca hafifçe gülümsedi. “Korkuyorum evlat. Ama korkumdan daha büyük bir Rabbim var."
Evin eski sahibiyse hâlâ masanın yanında duruyordu. Sanki olacakları biliyormuş gibi Sena’ya bakıyordu.
Sena elindeki anahtara baktı. Anahtardaki titreşim giderek güçleniyordu.
Sonra... Bir ses duyuldu. Ama ses odadan gelmiyordu. Dışarıdan da gelmiyordu.
Sena'nın zihninin içinden yükseliyordu. Önce fısıltı gibiydi. Sonra büyüdü.
Sanki binlerce sayfanın aynı anda çevrilmesi gibiydi.
Sena gözlerini kapattı. Bir anda ayakta durduğu yer kayboldu. Yerine sonsuz bir kütüphane geldi. Raflar gökyüzüne kadar yükseliyordu. Sayısız kitap. Sayısız kayıt. Sayısız isim.
Bazılarının kapakları parlıyordu. Bazıları ise tamamen kararmıştı.
Sena yavaşça etrafına baktı. Burası gerçek değildi. Ama rüya da değildi. Bunu hissedebiliyordu.
Tam o sırada... Rafların arasında bir hareket oldu. Bir siluet yürüyordu. Yavaş, sessiz ama kararlı. Sena nefesini tuttu.
Yaklaştıkça ayrıntılar ortaya çıkıyordu. Üzerinde uzun bir cübbe, elindeyse eski bir baston vardı. Yaklaşmaya devam ettikçe insan olmadığı fark ediliyordu.
Cübbesi kumaştan değildi. Yazılardan oluşuyordu. Bedeniyse sayfalardan yapılmış gibiydi.
Yüzü vardı ama sürekli değişiyordu. Bazen yaşlı bir adam, bazen genç bir kadın, bazen hiç tanımadığı biri oluyordu.
Ve sonunda yüzündeki hareketlilik durdu. Doğrudan Sena'ya bakıyordu. Gözlerinde duyguya dair biz iz yoktu. Sadece derin ve eski bir yorgunluk vardı. Binlerce yıl süren bir nöbetin yorgunluğu.
Sena konuşmaya çalıştı. Boğazından ses çıkmıyordu. Bu defa siluet konuştu. Sesi insan sesi değildi. Sanki binlerce sayfa aynı anda konuşuyordu.
"Kayıt yeniden başladı." Dedi.
Sena'nın içi ürperdi. "Sen kimsin?"
Siluet birkaç saniye sustu. Sonra cevap verdi. “Ben isimleri taşıyanım."
Sena bir adım attı. "Anlamadım?"
Siluet bastonunu yere vurdu. Uzaklardaki raflardan yüzlerce kitap aynı anda açıldı.
Sayfalar havaya yükselmeye başladı. Ve Sena gördü. Binlerce, milyonlarca isim.
Doğanlar. Ölenler. Kaybolanlar. Unutulanlar. Hepsi burada kayıtlıydı.
"Ben Kayıtlar Kitabı değilim.” dedi siluet.
Sonra başını kaldırdı. "Ben onun hatırladıklarıyım."
Sena'nın kalbi hızlandı. Tam bir soru daha soracaktı ki.
Rafların arasından başka bir ses duyuldu. Çok derinlerden gelen bir zincirin kırılma sesi.
Bütün kütüphane sarsılıyordu. Siluetin yüzü endişeli görünüyordu.
Sena bunu fark etti. "Ne oluyor?"
Siluet cevap vermedi. Uzaktaki karanlığa baktı.
Sonra çok sessiz bir şekilde konuştu. "İlk isim uyandı."
Sena'nın boğazı kurudu. "Kim uyandı?"
Bu defa siluet doğrudan ona baktı.
"Bu sorunun cevabı..henüz kayıtlı değil."
Tam o anda bütün raflar çökmeye başladı. Sayfalar havaya savruldu. Kütüphane parçalanıyordu. Ve Sena kendisini yeniden evin içinde buldu. Nefes nefese kalmıştı. Masaya tutunmuş titriyordu. Evin ışıkları yeniden yanmıştı.
Kerem onu tutuyordu. "Ne gördün?"
Sena cevap veremedi. Çünkü masanın üzerindeki sararmış mektupta yeni bir satır daha yazıyordu. Biraz önce orada olmayan bir satır.
Harfler yavaş yavaş beliriyordu. Ve sonunda cümle tamamlandı.
"İlk isim uyandı."
Kimse konuşmuyordu. Evin içindeki sessizlik ağırlaşmıştı.
Kerem mektubu tekrar eline aldı. Defalarca okudu. Sonra yeniden masaya bıraktı.
"Bu satır az önce burada değildi."
Kimsenin itiraz edecek hâli yoktu. Çünkü herkes aynı şeyi görmüştü.
Nerina pencerenin önüne geçmişti. Bahçeye bakıyordu. Ama gördüğü şey bahçe değildi.
Yüzündeki huzursuzluktan bu belli oluyordu.
Morvan koltuğun kenarına oturmuş anahtarı izliyordu.
Haydar Hoca ise tesbihini elinde çeviriyor ama hiçbir şey söylemiyordu.
Sena ise yaşlı adama bakıyordu. "Bu mektubu sana kim verdi?"
Yaşlı adam yorgun gözlerini kaldırdı. "Ben almadım." Dedi.
Sena kaşlarını çattı. "Ne demek ben almadım?"
"Zarfı bulduğumda zaten evdeydi."
"Ne kadar zamandır?" diye sordu Sena.
Adam derin nefes aldı. "Ben doğmadan önce de oradaydı."
Kerem başını kaldırdı. "Bu mümkün olamaz."
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. "Bu evde mümkün olmayan çok şey gördüm."
Sena’nın gözleri bir anlık refleksle masaya kaymıştı. Masanın üzerinde az önce orada olmayan küçük bir kâğıt vardı.
Kerem de fark etmişti. "Bu ne?" diye sordu. Kimse bilmiyordu.
Sena dikkatlice kâğıdı eline aldı. Üzerinde tek satır vardı.
“KAYIT 7781”
Kerem'in yüzündeki ifade değişmişti. Nerina pencerenin önünden ayrıldı.
Morvan ayağa kalktı. Sena okumaya devam etti. Kâğıdın üzerinde yeni satırlar oluşuyordu.
“Durum: Serbest”
“Temas: Başladı”
“Tanıma: Tamamlandı”
Kimse nefes almıyordu. Sena'nın boğazı kurudu. "Bu ne demek oluyor?"
Kimsenin verecek cevabı yoktu. Kerem'in yüzü solmuş, Nerina'nın gözleri büyümüştü.
Morvan tedirgin görünüyordu. Haydar Hoca ise yazıya uzunca bir süre baktı.
Sonra yavaşça başını kaldırdı. Yüzündeki huzur kaybolmuştu. "Artık seni biliyor." Dedi.
Sena konuşmaya çalıştı ama boğazındaki düğüm çözülmüyordu.
Kerem kâğıdı eline aldı. Defalarca inceledi ama sonuç değişmiyordu.
Morvan sessizliği bozdu. "Bu kadar sessizlik beni geriyor."
Nerina’nın yüzündeki ifade değişmişti. "Bir şey hissediyorum."
Kerem başını kaldırdı. "Ne hissediyorsun?"
Nerina cevap vermedi. Bahçeye bakıyordu. Sonra yavaşça konuştu. “Bir şey bizi izliyor."
Odanın içindeki hava değişti. Tam o anda masanın üzerindeki siyah anahtar hareket etmeye başladı. Önce hafifçe. Sonra daha sert. Metal masa üzerinde kendi kendine dönmeye başlamıştı.
Anahtar birkaç kez kendi etrafında döndükten sonra durdu.
Gösterdiği yön: Kütüphaneydi. Sanki bir şey anlatmak istiyordu.
Evin eski sahibi, “İşte başladı. Benden artık bu kadar.” Diyerek evden hızlı adımlarla kaçmıştı.
Haydar Hoca'nın yüzü gerildi. "Bodruma gidiyoruz beni takip edin." Dedi.
Bodruma giden kapak açılmıştı. Merdivenlerden aşağıya indiler. Bir şey hariç her şey normal görünüyordu. Anormal olansa minyatür evin yanında daha önce olmayan küçük bir kitabın olmasıydı. Avuç içi büyüklüğünde. Yanmış, kömürleşmiş, toprak içinde bir kitap.
Sena'nın içi ürperdi. "Bu kitap burada değildi."
Kerem öne çıktı. Eğildi ve elini uzattı. Tam dokunacakken...
"Dokunma!" Haydar Hoca'nın sesi bodrumda yankılandı.
Herkes dondu. Sena şaşkınlıkla ona baktı. Yaşlı adamın yüzü bembeyaz olmuş nefesi hızlanmıştı. Gözlerindeyse büyük bir korku vardı.
Kerem elini geri çekti. "Ne oldu hocam?"
Haydar Hoca birkaç saniye cevap veremedi. Sonra çok sessiz konuştu.
"Bu kitap burada olmamalı."
Sena kitaba baktı. "Bu kitap nedir?"
Yaşlı adam gözlerini kitaptan ayırmadı. "Bilmiyorum ama onu tanıyorum."
Bu cevap kimseyi rahatlatmamış, aksine hissedilen korkuyu büyütmüştü.
Nerina bir adım geri çekildi. "İçinden bir şey geliyor." Dedi.
Morvan kaşlarını çattı. "Ne geliyor?"
Kadın yavaşça fısıldadı. "Acı."
O anda kitap kendi kendine açıldı. Kimse ona dokunmamıştı. Ama sayfalar görünmez bir el tarafından çevriliyordu. Birinci sayfa. İkinci sayfa. Üçüncü sayfa ve sonra durdu.
Açık kalan sayfanın ortasında tek bir cümle vardı. Simsiyah harflerle yazılmıştı.
“YASAK KAYIT 1”
“İlk mühür zayıfladı.”
“İlk muhafız uyandı.”
“Yer Tespit Edildi.”
Korkutucu bir sessizlik olmuştu. Kimse nefes dahi almıyordu.
Sena'nın boğazı kurumuştu. "Neler oluyor?" diyordu.
O anda bodrumdaki bütün ışıklar söndü. Her yer zifiri karanlıktı. Çok geçmeden karanlığın içinden bir ses duyuldu. Bu ses ne kitaptandı. Ne mektuptan. Ne de Kayıtlar Kitabı'ndan. Çok daha derinlerden geliyordu. Ve yalnızca bir cümle söyledi.
"Sonunda buradasın. " Sena'nın kalbi duracakmış gibi oldu.
Tam o anda ışıklar yeniden yandı. Kitap kapanmıştı. Sessizlik geri gelmişti ama kimse artık eskisi gibi değildi. Çünkü bu defa onlar bir şey bulmamıştı. Bir şey onları bulmuştu.
Sena ilk olarak Kerem'i fark etti. Adam olduğu yerde hareketsiz kalmıştı.
Gözleri boşluğa kilitlenmişti. Sanki gördüğü şey hâlâ gözlerinin önündeydi.
Sena bir adım yaklaştı. "Kerem!" diye seslendi.
Adam yavaşça başını çevirmişti. Yüzündeki ifade Sena'nın içini ürpertti.
Çünkü bu korku değildi. Şaşkınlık da değildi. Sanki binlerce yıllık bir yük bir anda omuzlarına bırakılmıştı.
Haydar Hoca hemen yaklaştı. "Ne gördün evlat?"
Kerem cevap vermeye çalıştı. Dudakları hareket etti. "Ben..."
Sesi boğazında düğümlendi. Adam yeniden denedi. "Orada..."
Kelimeleri yarım kalıyordu. Kerem'in yüzündeki şaşkınlık giderek büyüdü. Çünkü söylemek istediği şeyi biliyordu. Ama bir türlü söyleyemiyordu. Bir kez daha denedi. Bu defa daha güçlü. Ama sesi çıkmıyordu. Sanki görünmeyen bir el kelimeleri ağzının içinde parçalıyordu.
Kerem titreyen ellerle cebinden küçük not defteri çıkardı. Ve yazmaya başladı. İlk harfi yazmıştı ama bir saniye sonra silindi. Adam yeniden yazdı. Yeniden silindi. Tekrar denedi. Her seferinde yazdığı şey yok oluyordu. Sanki görünmeyen biri yazdığı her satırı siliyordu.
Nerina fısıldadı. "Bu normal değil."
Haydar Hoca'nın yüzü sertleşti. Çünkü anlamıştı. “Dili mühürlenmiş."
Morvan kaşlarını çattı. "O ne demek hocam?"
Haydar Hoca gözlerini Kerem'den ayırmadı. "Aslında dili değil. Taşıdığı bilgi mühürlenmiş."
Tam o anda Kerem'in dizleri çözüldü. Yere düştü. Sena çığlık attı.
Kerem’in nefesi kesilmişti. Nabzı yok gibiydi. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Sena dizlerinin üzerine çökmüş gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ellerinin titrediğini fark etti. Sonra çocukluğundan beri bildiği o kelimeler dudaklarından döküldü.
"De ki: O Allah birdir..." Sesi titriyordu. Ama okumayı sürdürdü. O an ne için okuduğunu kendisi de bilmiyordu. Belki Kerem için. Belki kendisi , belki de karanlığın içinde kaybolmamak için.
Nerina da hemen yanına çöktü. Morvan ilk kez gerçekten paniklemişti.
Haydar Hoca'nın yüzündeki renk çekilmişti. Çünkü Kerem'in gözleri kapanıyordu.
Yavaşça. Sessizce. Sanki bir şey onu derin bir yere çekiyordu. Ve sonra...
Gözlerini yeniden açtı. Ama artık gözleri aynı değildi.
Sena istemsizce geri çekildi. Çünkü Kerem'in göz bebekleri kaybolmuştu.
Yerlerinde dipsiz bir karanlık vardı. Ve o anda herkes bir şey gördü.
Haydar Hoca eski bir geceyi. Kırılmış bir mührü. Kaybettiği bir dostu.
Nerina unutmaya çalıştığı bir ölümü.
Morvan yıllardır kimseye anlatmadığı bir korkuyu.
Sena ise... Henüz yaşanmamış bir zamanı. Bir gölgeyi. Bir kapıyı.
Ve kapının arkasında bekleyen bir şeyi. Görüntüler silinerek bir anda kayboldu.
Kerem derin bir nefes aldı. Sanki yeniden hayata dönüyordu.
Sena gözlerindeki yaşları silmeden eğildi. "Kerem..."
Adam ona bakıyordu. Yüzünde tarifsiz bir acı vardı. Dudakları titredi.
Ve sonunda sadece iki kelime söyleyebildi. "Çok yalnızlar..."
Sena'nın boğazı düğümlendi. "Kimler?"
Kerem cevap vermeye çalıştı. Ama Dil Mührü geri dönmüştü. Sesi çıkmadı.
Tam o sırada Nerina bir şey fark etti. "Bekleyin..."
Herkes ona döndü. Kadın Kerem'in sağ elini işaret ediyordu. Avucu sımsıkı kapalıydı. Sanki bir şeyi bırakmak istemiyordu.
Sena dikkatlice parmaklarını açtı. Ve gördüğü şey karşısında donup kaldı.
Kerem'in avucunun ortasında bir işaret vardı. Yanık gibi görünüyordu. Ama yanık değildi. Bir mühür gibiydi. Ama hiçbir mühre benzemiyordu.
Canlıymış gibi hafifçe hareket ediyor, baktıkça şekli değişiyordu.
Sessizlik içinde sembole baktılar. Sonra yanmış kitabın sayfaları kendi kendine hareket etti ve sonunda durdu. Sayfanın ortasında bir şeyler yazılıyordu.
“TANINMIYOR”
“KAYNAK BELİRLENEMEDİ”
Haydar Hoca'nın yüzündeki son renk de kayboldu. Çünkü hayatında ilk kez bir kayıt hiçbir yere ait değildi. Bir isim hiçbir yerde bulunmuyordu.
Bir işaret hiçbir bilgiye uymuyordu. Ve Kayıtlar Kitabı bile onu tanımıyordu.
O anda bodrumun derinliklerinden bir ses yükseldi.
Sanki kilometrelerce öteden geliyordu. Sanki başka bir âlemden. Ve yalnızca bir kez duyuldu. Bir nefes kadar kısa. Bir fısıltı kadar sessiz. Ama herkes duydu.
"UYANDI..."
Yanmış kitabın sayfaları aniden kapandı. Bodrum sessizliğe gömüldü. Ve hiçbiri o gece bir daha konuşamadı. Çünkü artık biliyorlardı. Bir şey onları bulmuştu. Ama ne olduğunu bilmiyorlardı.
O gece evde kimse uyuyamadı. Ama hiçbiri bunu dile getiremedi.
Herkes sessizce oturuyor sadece düşünüyordu.
Morvan üç kez kahve yapmıştı ama hiçbirini içemedi.
Sena ise yatağa uzanmıştı. Gözleri tavanda takılı kalmıştı. Sanki zihni hâlâ bodrumdaydı.
Sabaha karşı dayanamadı sessizce yatağından kalktı. Mutfaktan su almak için aşağı indi. Ev çok sessizdi. Ama bu sessizlik farklıydı. Sanki ev uyumuyordu, bekliyordu.
Sena mutfağa giderken salondan geçti. Ve bir anda durdu.
Minyatür ev aklına gelmişti. Bir süre hareket etmeden durdu. Sonra kalbi hızlandı. Minik evin üst katında bir pencere açıktı şimdi hatırlıyordu.
Hızlıca bodruma inen gizli kapağı açtı. Evin yanına yavaşça gelmişti. Parmaklarını uzattı.
Tam pencereye dokunacağı sırada arkasından bir ses duyuldu. "Dokunma."
Sena korkuyla irkildi. Bir an nefes alamadı. Sonra ses yeniden geldi.
Bu defa daha net. "Gerçekten dokunma."
Ses arkasından geliyordu. Kerem'den.
Kerem bodrumdaydı ve tam arkasında duruyordu. O kadar sessiz gelmişti ki Sena fark edememişti.
Adamın gözleri açıktı. Ama hiç uyumamış gibiydi.
"Sen miydin?"
Kerem bir süre cevap vermedi. Sonra yorgun bir nefes verdi. "Evet."
Kerem başını tuttu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. "Sürekli o sesi duyuyorum." Dedi.
Sena “Kimi?” diye sormuştu. Kalbi duracak gibiydi.
Kerem tavana baktı. Uzun süre sustu. Sonra başını iki yana salladı.
"Kim olduğunu henüz bilmiyorum."
Bir an sessizlik oldu. Sonra Kerem istemsizce boşluğa baktı. Sanki biri kulağına bir şey söylemişti. Kaşlarını çattı. "Hayır, bunu söylemeyeceğim."
Sena dondu. "Kerem neler oluyor?"
Adam gözlerini kapattı. Sonra hafifçe iç çekti. "Sanırım artık yalnız düşünemeyeceğim."
İlk kez gülümsedi. Yorgun ve bitkindi. Ama gerçek bir gülümsemeydi. "Çok konuşuyor."
Sena ne diyeceğini bilemedi. Tam o sırada ince bir ses geldi.
İkisi de sustu. Ses kayıtlar kitabından geliyordu. Kitap yeniden açılmıştı. Sayfanın ortasında yeni satırlar oluşuyordu.
“NÖBET BAŞLADI”
“İLK KAPI AÇILDI”
Kerem donup kalmıştı. Sena’nın gözleriyse minyatür eve kilitlenmişti. Evin üst katındaki penceresinden ince bir ışık yükseliyordu. Bir anlığına. Sadece bir an üst kattaki küçük pencerede bir gölge belirdi. İnsan değildi. Cin de değildi. Ama oradaydı. İkisi de gördü. Gölge yavaşça başını çevirdi. Ve doğrudan onlara baktı. Sonra kayboldu. Tam o sırada kayıtlar kitabında son bir satır oluştu.
“VE O DA SİZİ GÖRDÜ”
O gece de kimse doğru dürüst uyuyamamıştı. Bodrumda yaşananlardan sonra evin içindeki hava değişmişti. Sanki görünmeyen bir şey koridorlarda dolaşıyor, ahşap duvarların arasında sessizce nefes alıyordu.
Sena sabah namazını kıldıktan sonra bir süre pencerenin önünde oturmuştu. Ormanın üzerini ince bir sis örtüyordu. Her şey normal görünüyordu. Ama artık normal görünen hiçbir şeye güvenmiyordu.
Mutfaktan gelen kahve kokusu düşüncelerini dağıttı. Kupasını alıp salona geçtiğinde Kerem'in çoktan uyandığını gördü. Adam koltukta oturmuş boşluğa bakıyordu. Önünde duran not defteri bomboştu. Bu alışılmadık bir durumdu. Kerem gördüğü her şeyi not alırdı.
"İyi misin?" diye Kerem’e sordu.
Kerem başını çevirdi. Yüzünde garip bir yorgunluk vardı. "Sence iyi görünüyor muyum?"
Sena istemsizce gülümsedi. "Hayır."
"Ben de öyle düşünmüştüm." Kısa süreli sessizlik oldu.
Kerem elindeki kalemi çevirmeye başladı. Sonra durdu. Kaşlarını çattı. Sanki bir şeyi dinliyordu.
"Yine mi bir şeyler duyuyorsun."
Kerem cevap vermedi. Başını hafifçe yana çevirdi. Birkaç saniye öyle kaldı.
Sonra yavaşça ayağa kalktı. "Bodruma gitmem lazım."
Sena'nın yüzü gerildi. “Neden?"
Tam o sırada üst kattan baston sesi duyuldu. Haydar Hoca merdivenlerden ağır ağır iniyor ikisine bakıyordu.
Sonra doğrudan Kerem'e. "Çağırıyor mu?" diye sordu.
Kerem şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Nasıl anladın?"
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. "Yüzünü gördüm."
Kimse başka bir şey söylemedi. Üçü birlikte bodrum kapısına yöneldi.
Kapak yine açıldı. Merdivenlerden aşağı indiler.
Minyatür ev yerindeydi. Varlıklar kitabı yerindeydi. Her şey olması gereken yerdeydi.
Fakat havada garip bir ağırlık vardı.
Kerem birkaç adım attı. Sonra durdu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Bir anlığına gözbebekleri büyüdü.
Sena bunu fark etti. "Ne görüyorsun?"
Kerem cevap vermedi. Yavaşça minyatür evin etrafında dolaştı.
Arka tarafa geçtiğinde bir anda olduğu yerde kaldı. Yüzündeki bütün renk çekilmişti.
Adam sadece parmağını kaldırdı. Konuşamıyordu.
Sena hızla yanına geçti. Ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi.
Minyatür evin arka duvarında daha önce bulunmayan küçük siyah bir kapı vardı.
Kapı oyuncak gibi görünüyordu. Ama insana oyuncakmış hissi vermiyordu.
Üzerindeki işaretler sürekli değişiyor gibiydi. Bakıldıkça şekli kayıyor, yeniden oluşuyordu.
Haydar Hoca'nın yüzü sertleşti. Sessizce:” Allah muhafaza..." dedi.
Sena hemen ona döndü. "Hocam nedir bu?"
Yaşlı adam başını salladı. "Bilmiyorum ama tekin bir şey olmadığı kesin."
Bu cevap Sena'yı daha çok korkutmuştu.
Tam o sırada bodrumun içindeki hava ağırlaştı. Ortadaki Varlıklar Kitabı kendi kendine açıldı. Sayfalar hızla çevriliyordu. Otuz sayfa kadar ilerledi ve sonunda bir sayfada durdu. Boş sayfanın ortasında mürekkep damlaları belirmeye başladı. Kimse konuşmuyordu. Harfler ağır ağır oluşuyordu. Kelime tamamlandığında Kerem'in boğazı düğümlendi.
“İLK NÖBETÇİ UYANDI”
Bodrum sessizliğe gömüldü. Sonra Kerem'in gözleri istemsizce siyah kapıya kaydı.
Ve ilk kez bir ses duydu. Bu ses odada ya da kitapta değildi. Bu ses kendi zihninin içinden geliyordu. Yorgun... Uzak... Ve çok yalnız bir ses.
"Sonunda geldiniz..."
Kerem irkilerek geri çekildi.
Sena hemen ona döndü. "Ne oldu?"
Kerem cevap vermedi. Çünkü duyduğu şeyden emin olamıyordu.
Sena yazıya baktı. Sonra Kerem'e. Sonra Haydar Hoca'ya. Ve sonunda dayanamadı.
"Biriniz bana bunun ne anlama geldiğini söyleyecek mi?"
Haydar Hoca derin bir nefes aldı. Yaşlı adam bastonuna yaslandı. Gözlerini yazıdan ayırmadan konuştu.
"Hayatım boyunca çok kayıt gördüm. Çok mühür gördüm. Çok varlık gördüm. Hiç nöbetçi görmedim."
Bu cevap Sena'nın içini daha da daralttı. Çünkü Haydar Hoca korkmuyordu. Ama huzursuzdu. Ve bu daha tehlikeliydi.
Kerem hâlâ siyah kapıya bakıyordu. Sanki kapının arkasında bir şey vardı. Ya da birileri. Birden başını tuttu. Yüzü acıyla gerildi.
Sena hemen yanına koştu. "Kerem neler oluyor!"
Adam dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerini kapattı ve görüntüler gelmeye başladı.
Bir kapı görüyordu. Devasa bir taş kapı. Üzerinde zincirler var. Yedi tane.
Sonra yaşı bir el. Yorgun, titreyen. Ve ardından tek bir cümle.
"Ben hâlâ buradayım."
Kerem gözlerini açtı. Ter içindeydi. Nefes nefese kalmıştı.
Haydar Hoca hemen yanına çömeldi. "Ne gördün evlat?"
Kerem cevap vermek istedi. Dudakları hareket etti. Ama Dil Mührü yine ortaya çıkmıştı.
Sesi çıkmadı. Adam sinirle yumruğunu yere vurdu. "Yine mi?"
Bu defa farklı bir şey oluyordu. Varlıklar Kitabı'nın sayfaları hafifçe titreşti.
Sanki Kerem'in öfkesine tepki veriyordu. Sonra yeni harfler oluşmaya başladı.
“UYANAN HATIRLAMIYOR”
“BEKLİYOR”
Sena istemsizce fısıldadı. "Neyi bekliyor?"
Tam o sırada bodrumun bir köşesinden hafif bir ses geldi.
Üçü aynı anda döndü. Ses yeniden duyuldu. Sanki eski bir baston taş zemine vuruyordu.
Ama bodrumda onlardan başka kimse yoktu. Haydar Hoca'nın eli bastonuna sıkıca sarıldı.
Kerem yavaşça ayağa kalktı. Ses bodrumun arka duvarından geliyordu. Tam minyatür evin bulunduğu bölümün arkasından.
Sena'nın kalbi hızlandı. Çünkü duvarın üzerinde daha önce hiç görmediği ince bir çatlak vardı.
Ses yeniden geldi. Bu defa sanki daha yakındı. Ve o anda çatlağın içinden ince bir ışık süzüldü Kimse hareket etmedi, konuşamadı.
Çünkü ilk kez hepsi aynı şeyi hissetmişti. Bir şey onlara yaklaşmıyordu. Bir şey... Eve dönmeye çalışıyordu.
Bodrumdaki sessizlik giderek ağırlaşıyordu. İnce çatlağın içinden sızan ışık kaybolmamıştı.
Tam tersine. Her geçen dakika biraz daha belirginleşiyordu.
Sena gözlerini ayırmadan: "Bu normal mi?" diye sordu.
Haydar Hoca kısa bir kahkaha attı. "Bu evde normal diye bir şeyin kaldığını sanmıyorum."
Kerem yeniden duvara yaklaştı. Çatlağın önünde durdu. Ve o anda bir şey oldu.
Duvara dokunduğu anda bütün vücudu gerildi. Sanki görünmeyen bir elektrik akımı bedeninden geçmişti.
"Kerem iyi misin!" diyerek Sena ona uzanmıştı ama çok geçti. Kerem artık bodrumda değildi.
Soğuk. İlk hissettiği şey buydu. Sonra derin ve bitmeyen bir sessizlik. Önünde devasa bir kapı yükseliyordu. Siyah taşlardan yapılmıştı. Kapının üzerinde zincirler vardı. Yedi tane. Her biri bir ev büyüklüğündeydi. Kerem çevresine baktı. Bir sis vardı. Ama bu sıradan bir sis değildi. Sanki zamanı saklıyordu. Uzakta bir siluet görünüyordu. Bir adam ya da bir varlık. Ayırt etmek imkansızdı. Sırtı ona dönük ve hareketsizdi.
Kerem seslenmek istedi. "Hey!"
Siluet yavaşça durdu. Ama dönmedi. Uzun süre öyle kaldı.
Sonra yalnızca bir cümle söyledi. "Kaç kişi kaldık?"
Kerem'in içi ürperdi. Bu soru korkutucu değildi. Ama çok yalnızdı.
"Ne diyorsun anlamıyorum?" dedi Kerem.
Siluet yine konuştu. Bu defa daha yavaş. Daha yorgun. "Kaç kişi kaldık?"
Tam o anda görüntü parçalandı. Kerem nefes nefese gözlerini açtı. Yeniden bodrumdaydı.
Dizlerinin üzerine çökmüştü. Sena ve Haydar Hoca yanındaydı.
"Ne gördün evlat?"
Kerem bir süre cevap veremedi. Dil Mührü boğazını sıkıyordu. Ama bu defa farklıydı. Kelimeler tamamen kaybolmuyordu. Parça parça kalıyordu. Adam güçlükle konuştu. "Kapı...Zincirli...Yedi zincir..."
Sena ile Haydar Hoca birbirlerine baktılar. Kimse konuşmadı.
Kerem gözlerini kapattı. Hatırlamaya çalışıyordu.
"Birisi vardı. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Yüzünü hatırlamıyorum. Ama yalnızlığını çok net hatırlıyorum."
Bodrum yeniden sessizliğe gömüldü. Kayıtlar kitabı yine yazıyordu.
“BİRİNCİ NÖBETÇİ”
“UYANIK”
“AMA YALNIZ”
Son satır ortaya çıktığındaysa Haydar Hoca'nın yüzü bembeyaz kesildi.
Çünkü yazan şey yalnızca bir isim değildi. Bir uyarıydı.
“HATIRLAYAN GELMEDEN MÜHÜR TAMAMLANAMAZ”
Kimse konuşamadı. Çünkü ilk kez bir şey onları bekliyordu.
O gece yine uykular kaçmıştı. Kerem son bir saattir aynı satıra bakıyordu. Aynı kelimeye.
“Hatırlayan.” Sanki bir yerden tanıyormuş gibi. Ama nereden olduğunu çıkaramıyordu.
Haydar Hoca sessizce tesbih çekiyordu. Sena ise elindeki kahveyi çoktan bitirmiş, yeni kitabını yazmaya çalışıyordu.
"Bence bir şey kaçırıyoruz." dedi.
Kimse itiraz etmedi. Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Kerem yavaşça konuştu. "Ben bir yer gördüm."
Haydar Hoca başını kaldırdı. "Anlat."
"Tam anlatamıyorum."
Dil Mührü boğazını yeniden sıkmaya başlamıştı. Adam gözlerini kapattı.
Hatırlamaya çalıştı. "Orası... Yaşayan bir yer değildi ama ölü de değildi."
Ortam sessizleşti. Haydar Hoca'nın tesbihi durdu.
Kerem devam etti. "Orada zaman farklıydı İfade etmeye kelimeler yetmiyor."
Sonra gözleri uzaklara daldı. "Sanki bekleyen bir yerdi."
Bu defa Haydar Hoca konuştu. "Sınır."
Kerem hemen ona döndü. "Sen biliyor musun hocam?"
Yaşlı adam başını salladı. "Hayır. Ben sadece hissediyorum."
Sessizlik oldu. Sonra yavaşça ekledi.
"Her kapının bir eşiği vardır. Her yolun bir sınırı. Belki sen de bir sınır gördün."
Tam o sırada aşağıdan sesler duyulmuştu. Üçü de hızlıca bodruma inmişti.
Bodrumun havası değişmiş, kayıtlar Kitabı yeniden açılmıştı
Boş bir sayfaya bir şeyler yazılıyordu.
“BİRİNCİ NÖBETÇİ”
“SINIRDA”
Sena fısıldadı. "Sınır neresi?"
Sonra yazılar devam etti.
“YAŞAM İLE ÖLÜM ARASINDA”
Bodrumdaki herkes donup kaldı. Tam o sırada Kerem yeniden o sesi duydu.
Bu defa daha net. Daha yakın. Yorgun ama güçlü.
"Biz unutmadık..." Ses birkaç saniye sustu. Sonra devam etti. "Biz yalnız kaldık."
Kerem'in gözleri büyüdü. Çünkü bu ses onlardan yardım istiyordu.
“YAŞAM İLE ÖLÜM ARASINDA YALNIZ KALDIK”
Sabah olduğunda yağmur yağıyordu. İnce ve sessiz. Bitmek bilmeyen bir yağmur.
Sena mutfakta kahvaltı hazırlarken Kerem yine not defterine gömülmüştü.
Bu defa gerçekten yazıyordu. Çizimler, semboller, kapılar, zincirler, soru işaretleri.
Sena göz ucuyla baktı. "Doktor bunları görse sana yatış verir biliyorsun değil mi?"
Kerem başını kaldırmadan cevap verdi. "Önce beni anlaması lazım."
"Ben bile seni anlamıyorum."
"Doktorun hiç şansı yok o zaman." İkisi de gülmüştü.
Tam o sırada Haydar Hoca içeri girdi. Elinde eski bir sandık vardı.
Kerem'in yüzündeki ifade değişmişti. "Bu da nedir Hocam? "
"Aradığımız şey olabilir." Dedi yaşlı adam.
Sandık masaya bırakıldı. Toz içindeydi, kilitleri paslanmıştı. Üzerinde eski Osmanlıca işaretler bulunuyordu.
Sena kaşlarını çattı. " Bunu nereden buldun?"
"Bulmadım. Bana ev verdi.” Diyerek sustu. Kendisi de hala şaşkındı.
Kerem gülümsedi. "Bu evden artık her şey beklenir. Bir sandık vermesi bence hiç şaşırtıcı değil."
Haydar Hoca sandığı açmış, içinden eski deri kaplı bir kitap çıkmıştı.
Sena hemen Varlıklar Kitabı'na baktı. Ama bu ondan farklıydı. Daha eski ve daha ağırdı.
Kapakta yalnızca tek bir kelime vardı.
“KAYITLAR””
Kerem'in kalbi hızlandı.
Haydar Hoca ; "Evin ilk sahibine ait olabilir." Diyordu.
Kitabın sayfaları sararmıştı. Mürekkep yer yer silinmişti. Ama bazı satırlar hâlâ okunuyordu.
Kerem okumaya başladı. İlk sayfalarda evin yapımı anlatılıyordu. Sonra bir kayıt dikkatini çekti. Tarih ya da isim yoktu. Sadece kısa bir not vardı.
"Birinci nöbetçinin sesi tekrar duyuldu."
Kerem'in boğazı kurudu. Sayfayı çevirdi. Başka bir kayıt.
"Kapının arkasındaki yalnızlık büyüyor."
Bir sayfa daha. "Hatırlayan henüz gelmedi."
Sena şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Bu mümkün değil. Kayıtlar kitabının yazdıklarıyla aynı."
Kerem cevap vermedi. Çünkü başka bir şey bulmuştu. Sayfanın alt köşesinde küçük bir çizim vardı. Birbirine bağlı yedi halka ve tam ortalarında bir ev.
Haydar Hoca'nın yüzü sertleşti. "Nereye bakıyorsun, göster." Dedi.
Kerem kitabı uzattı. Adam çizime uzunca bir süre baktı.
Sonra gözlerini kapattı. "Allah'ım..."
Sena hemen doğruldu. "O nedir hocam?"
Haydar Hoca cevap veremedi. Çünkü aynı anda bodrumdan bir ses yükseldi.
Üçü de donup kaldı. Bu defa ses daha güçlüydü. Daha yakındı. Ve ilk kez...
Bir baston sesi gibi değildi. Birinin yürüyüşü gibiydi.
Sonra durdu. Ve bodrumun derinliklerinden tek bir cümle duyuldu.
"Ev hâlâ ayakta..."
Kerem'in içi ürperdi. Bu sesi daha önce duymamıştı. Ama nedense tanıyordu.
Ve ilk kez şundan emindi: Birinci Nöbetçi gerçekten uyanmıştı.
O gece yağmur hiç dinmedi. Sena yatağında dönüp durdu. Ev sessizdi ama huzurlu değildi. Sanki bütün duvarlar bir şeyi bekliyordu.
Ancak çok geç saatlerde uykuya dalmıştı. Çok geçmeden de duyduğu ezan sesiyle uyandı. Ezanın sesi onu gülümsetmişti.
"Neyse...Dünyada değişmeyen birkaç şey hâlâ var."
Abdestini aldı. Sabah namazını kıldı. Duasını ederken aklı yine aynı yerdeydi.
Evde, kitaplarda ve görünmeyen misafirde.
Namazdan sonra aşağı indiğinde mutfaktan gelen sesleri duydu.
Kerem ve Haydar Hoca çoktan ayaktaydı, namazlarını kılmışlardı.
Kerem önündeki deftere bir şeyler çiziyordu.
"Hayırdır?" dedi Sena.
Kerem başını kaldırmadan cevap verdi. "Uyumadım."
"Fark ediliyor. Peki neden uyumadın?."
"Çünkü biri bütün gece konuştu."
Sena kaşlarını kaldırdı. "Kim konuştu?"
Kerem derin bir nefes verdi. "Bilsem ben de rahatlayacağım."
Haydar Hoca çayından bir yudum aldı. "Belki seni seçen şey konuşuyordur."
Kerem başını kaldırdı. "İnşallah müşteri hizmetleri vardır."
Sena kahkahayı patlattı.
Haydar Hoca bile gülümsemekten kendini alamadı.
"Niye? “Diye sordu Sena.
"Çünkü şikâyet oluşturacağım."
"Ne diyeceksin peki?"
Kerem ciddi bir yüz ifadesi takındı. "Gece çalışan personeliniz fazla konuşuyor."
Bu defa üçü de güldü. İlk kez günler sonra evin içinde normal bir kahkaha duyulmuştu.
Tam o sırada Kerem'in yüzündeki ifade değişti. Gülüşü kayboldu. Başını yavaşça çevirdi.
Bodrumun kapağına baktı. Sonra ayağa kalktı.
"Yine mi? “Dedi Sena.
Haydar Hoca yavaşça doğruldu. "İnmeden önce Besmele çekelim."
Üçü birlikte bodruma yöneldi. Kapak açıldı. Merdivenlerden aşağı indiler.
Hava önceki günlerden daha soğuktu. Minyatür ev köşedeki yerinde duruyordu. Ama siyah kapı değişmişti. Kapının etrafındaki semboller çoğalmıştı. Sanki bir şey içeriden dışarıya doğru bastırıyordu.
Kayıtlar Kitabı yine açıktı. Zaten bir türlü kapanmasını bilmiyordu.
Haydar Hoca sessizce: "Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm.."dedi.
Ardından İhlas Suresi'ni okumaya başladı. Sena da ona eşlik etti. Kerem ise gözlerini kapıya dikmişti. Birkaç saniye geçti. Sonra ilk kez kapının arkasından bir nefes duyuldu.
Çok uzaklardan geliyormuş gibiydi. Yorgun ve derin. İnsanın içine işleyen bir nefes.
Kimse hareket edemedi. Nefes yeniden geldi ve ardından bir ses duyuldu.
Bu defa hepsi duymuştu. "Kaç kişi kaldık?"
Sena'nın tüyleri diken diken olmuştu. Kerem ise donup kaldı. Sanki ses kendi kendine konuşuyordu.
Haydar Hoca gözlerini kapattı. Dualar ediyordu. Bir süre sonra gözlerini açtı ve konuştu. "Bu bir düşman sesi değil."
Kimse cevap vermedi. Çünkü bunu onlar da hissediyordu.
Bu ses öfke, kin ya da korku taşımıyordu. Tam o sırada Kayıtlar Kitabı'nın sayfaları kıpırdadı.
Satırlar oluşmaya başladı.
“BİRİNCİ NÖBETÇİ”
“EVE DÖNÜYOR”
“O YALNIZ DEĞİL. İKİNCİSİ UYANIYOR”
Bodrum sessizliğe gömüldü. Çünkü artık mesele tek bir nöbetçi değildi. Bir şey geri dönüyordu ama yalnız gelmiyordu.
Sena yazıya baktı. Sonra Kerem'e. Sonra tekrar yazıya.
"Bu kitapta hiç güzel haber yok mu?"
Kerem omuz silkti. "Belki vardır ama henüz görmedik."
Sena istemsizce güldü. Haydar Hoca başını salladı.
"İkiniz bu evde fazla vakit geçiriyorsunuz." Dedi.
"Geçirmesek daha mı iyi olur? “Dedi Kerem.
"Evet bazen bunu ciddi ciddi düşünüyorum." Haydar Hoca'nın yüzündeki ifade ilk kez hafifçe yumuşadı.
Tam o sırada Kerem'in bakışları boşluğa takıldı. "Başlıyor. “Dedi.
Sena hemen doğruldu. "Ne başlıyor?"
"Film başlıyor. Bu güçler bana yine fragman gösteriyor."
Haydar Hoca istemsizce gülümsedi.
"Bak evlat. Belki biraz daha ciddi olabilirsin."
"Ben zaten çok ciddiyim hocam. Sadece bana kitlenen bu sistemden memnun değilim."
Sonra gözlerini kapattı. Ve görüntü gelmeye başladı.
Bu defa sis yoktu. İlk kez etrafı net bir şekilde görüyordu. Devasa taş kapı yine karşısındaydı.
Yedi zincir hâlâ yerindeydi. Kapının önünde iki siluet vardı.
Birincisi diz çökmüş haldeydi. Yorgundu. Sanki yüzyıllardır hareket etmemişti.
İkincisi ise ayaktaydı. Sessizce bekliyordu.
Kerem onların konuştuğunu hissedebiliyordu. Ama kelimeler ona ulaşmıyordu. Sonra ikinci siluet başını kaldırdı ve ilk kez Kerem'e baktı. Aralarında belki kilometrelerce mesafe vardı. Ama yine de bakıyordu.
Kerem'in içi ürperdi. Çünkü gözlerinde öfke ya da korku yoktu. Yalnızlık bile yoktu. Sadece özlem vardı. Derin ve bitmek bilmeyen bir özlem. Ve sonra görüntü silinerek parçalandı.
Kerem gözlerini açtı. Bu defa düşmedi, nefes nefese kalmadı. Sadece sessizce oturdu.
Sena ve Haydar Hoca ona bakıyordu. "Ne gördün evlat?"
Kerem cevap vermek istedi ama dil Mührü boğazında kıpırdadı.
Adam irkildi sonra kaşlarını çattı. "Yine olmasın?" dedi ve bir an sustu.
Sonra defterini eline aldı, yazmaya başladı. İlk harf. Sonra ikinci. Bu defa yazılar silinmedi.
Kerem'in gözleri büyüdü. "Oluyor."
Sena hemen yanına geldi. "Ne yazıyorsun?"
Kerem kâğıdı çevirdi. Üzerinde yalnızca bir kelime vardı.
“ÖZLÜYORLAR”
Bodrum sessizleşti. Haydar Hoca uzun süre yazıya baktı.
Sonra çok sessiz konuştu. "İnsan özlediği şeyi unutmaz. Ait olduğu şeyi kaybeder."
Kimse konuşmadı. Çünkü cümle hepsinin içine oturmuştu.
Varlıklar kitabı yeniden yazılıyordu.
“İKİNCİ NÖBETÇİ”
“UYANDI”
“HATIRLAYAN ARANIYOR”
Kerem yazıya baktı. Sonra Sena'ya ve Haydar Hoca'ya. Bir süre sessizlik oldu.
Ardından son derece ciddi bir ses tonuyla:
"Tamam. Şimdi gerçekten doktora gitmek istiyorum." Dedi.
Sena kahkahayı bastı. “Niye?"
"Çünkü kitap benimle konuşuyor."
"Uzun zamandır konuşuyor." Dedi Sena.
Kerem başını sallayarak. "Eskiden tehdit ediyordu. Şimdi iş ilanı veriyor."
Haydar Hoca bile gülmekten kendini alamadı. Ama gülümsemesi kısa sürdü.
Çünkü kitabın alt kısmında yeni bir satır oluşuyordu. Ve yazı ortaya çıktığında bodrumdaki bütün sıcaklık kayboldu.
“SINIR AÇILIYOR”
Yazı uzun süre sayfada kaldı. Kimse konuşamadı. Sanki görünmeyen bir fırtına yaklaşıyordu.
Haydar Hoca gözlerini yazıdan ayırmadı. Dudakları kıpırdıyordu. Sessizce dua ediyordu.
Sena sonunda dayanamadı. "Bu ne demek şimdi?"
Yaşlı adam cevap vermedi. Bir süre sustu. Sonra: "Bilmiyorum. “Dedi.
Kerem başını kaldırdı. “Son zamanlarda bu cümleyi senden çok duyuyoruz hocam.”
Haydar Hoca gülümsedi. "Bilmediğini bilmek, ilimdir evlat."
Kerem iç çekti. "O zaman benim ilim seviyem son günlerde çok arttı."
Bu defa herkes gülmüştü. Ama gülümsemeler kısa sürdü. Çünkü bodrum hafifçe titredi. Sanki ev derin bir nefes almıştı. Sonra her şey yeniden sessizleşti.
Tam o sırada minyatür evin arka tarafındaki pencerelerden birinde ışık yandı.
Üçü de donup kalmıştı. Daha önce böyle bir şey olmamıştı.
Kerem yavaşça yaklaştı.
"Tamam. Bu kesinlikle kullanım kılavuzunda yazmıyordu."
Sena başını iki yana salladı. "Sen hâlâ kullanım kılavuzu bekliyorsun."
"Umudumu kaybetmedim." Dedi Kerem ve pencereye biraz daha yaklaştı.
Ve görüntü başladı. Uzun bir koridor gözüküyordu. Sessiz, taştan ve soğuk. Ama karanlık değildi. Koridorun sonunda büyük bir kapı vardı. Kapının önünde yaşlı bir adam oturuyordu.
Elinde bastonu vardı. Başını eğmişti. Sanki çok uzun zamandır aynı yerde bekliyordu.
Kerem istemsizce birkaç adım attı. Adam başını kaldırdı. Yüzü ilk kez seçiliyordu.
Yorgundu ama çökmemişti. Bitkindi ama kırılmamıştı.
Gözleri Kerem'e döndü. Uzun süre bakıştılar.
Sonra yaşlı adamın dudakları kıpırdadı. Ve yalnızca şunları söyledi.
"Bizi unutmadılar demek..."
Kerem'in boğazı düğümlendi. Bu cümlede uzun yıllar boyunca unutulmuş birinin sessiz mutluluğu vardı.
Yaşlı adam gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.
Sonra tekrar konuştu. "Ev hâlâ ayakta mı?"
Kerem cevap vermek istedi ama görüntü dağılmaya başlamıştı. Koridor silikleşti. Kapı uzaklaştı. Ve son duyduğu cümle şu oldu:
“Nöbet bitmedi."
Kerem gözlerini açtığında yeniden bodrumdaydı.
Sena hemen yanına geldi. "Ne gördün?"
Kerem uzun süre konuşamadı. Ama sebebi mühür değildi. Sesi titriyordu. "Bizi unutmadılar …İlk söylediği şey buydu."
Haydar Hoca gözlerini kapattı. Başını eğdi ve sessizce: "Elhamdülillah. “Dedi.
Sena şaşkınlıkla ona baktı. "Neden şükrettin hocam?"
Yaşlı adam gözlerini açtı. "Çünkü evlat...Unutulmadığını öğrenen bir kalbin sesi öfkeye benzemez. Şükre benzer."
Biraz rahatlamışlardı. Çünkü karşılarındaki şey düşman değildi.
Bir emanetçi gibi görünüyordu.
Sonra Kayıtlar kitabı üç satır daha yazdı.
“NÖBETÇİ ULAŞTI”
“KAPI HATIRLADI”
“EMANET SAHİBİNİ ARIYOR”
Bodrum derin bir sessizliğe gömüldü. Kerem yazıya baktı. Sonra derin bir nefes aldı.
Ve son derece ciddi bir ifadeyle: "Tamam şimdi iki doktora ihtiyacım var." Dedi.
Sena kaşlarını kaldırdı. "Neden iki?"
Kerem kitaba baktı. Sonra minyatür eve ve sonra da tavana.
"Biri beni anlamazsa...Belki diğeri anlar."
Sabahın ilk saatleriydi. Ev sessizdi. Sena mutfakta kahve hazırlıyordu.
Kerem ise masanın başında oturmuş boş bir deftere bakıyordu. Aslında bakmıyordu. Düşünüyordu ya da düşünmeye çalışıyordu. Son birkaç gündür ikisi arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanıyordu. Tam o sırada dışarıdan araba sesi duyuldu.
Kerem pencereye baktı. Sonra derin bir nefes verdi. "Elhamdülillah."
Sena kaşlarını kaldırdı. "Ne oldu?"
"Nerina ve Morvan geldi."
"Bu kadar sevinecek ne var?" dedi Sena.
Kerem kahvesinden bir yudum aldı. "Üç gündür ev sessiz. İnsan bir yerden sonra Morvan'ın şikâyetlerini özlüyor."
Tam o sırada kapı açıldı. "Duydum onu!" diye bağırdı Morvan.
Üzerindeki mont toz içindeydi. Elindeki çantaları yere bıraktı. Saçları dağılmıştı.
Yüzü yorgun görünüyordu. Arkasından Nerina girdi içeri. O da en az Morvan kadar bitkindi.
Sena ikisine de baktı. "Size ne oldu böyle?"
Morvan cevap vermedi. Önce ayakkabılarını çıkardı. Sonra sandalyeye çöktü.
Gözlerini kapattı. "Ben öldüm.” Dedi.
Kerem kupasını masaya bıraktı. "Hayır ölmedin."
Morvan gözünü açtı. "Sen nereden biliyorsun?"
"Çünkü konuşuyorsun."
Nerina çantasını masaya bıraktı. "Abartıyor."
Morvan hemen doğruldu. "Abartmıyorum."
Parmaklarını saymaya başladı. "Üç otobüs. Bir metrobüs. İki minibüs. Bir de hayat hikâyesini anlatan amca."
Sena gülmeye başladı. "Ne olmuş amcaya?"
"Cam kenarına oturmak istedim. Amca da oraya oturmak istedi. Bilseydim o koltuğa hiç oturmazdım. Çünkü susmak bilmedi."
Kerem gülümseyerek başını salladı. "Peki bir şeyler buldunuz mu?"
Morvan iç çekti. "Bulduk. Ama önce ayaklarımı bulmam lazım."
Haydar Hoca mutfaktan çıktı. Elinde çay vardı. "Hoş geldiniz evlatlar."
"Hoş bulduk hocam." Dedi Nerina.
Morvan ayağa kalkmaya çalıştı. Sonra vazgeçti. "Ben oturarak hoş bulayım."
Haydar Hoca gülümsedi. "Yorulmuşsun."
"Hocam. İstanbul trafiğinin şeytanla iş birliği içinde olduğuna artık eminim."
Haydar Hoca hemen: "Estağfurullah. “Dedi.
Morvan başını salladı. "Ben de onu diyorum."
Bu defa herkes güldü. Ev yeniden birkaç dakikalığına normal bir eve benzemişti.
Sonra Nerina çantasından eski dosyalar çıkardı. Masanın üzerine bıraktı.
Ve bütün gülümsemeler yavaş yavaş kayboldu.
"Bir şeyler bulduk.” Dedi.
Kerem hemen öne eğildi. "Neler buldun?"
Nerina eski bir belgeyi açtı. Sarıya dönmüş sayfaların üstünde Osmanlıca satırlar vardı.
Alt tarafta Arapça notlar bulunuyordu.
Nerina devam etti. "Burada bir grup muhafızdan bahsediliyor. Yedi kapının nöbetçilerinden
Onlar ne diriler arasındadır...ne de ölüler arasında."
Kerem'in yüzündeki ifade değişti.
Nerina son satırı okudu.
"Vazifeleri tamamlanıncaya kadar sınırda beklerler." Derin bir sessizlik oldu.
Haydar Hoca gözlerini kapattı. Dudaklarından tek bir kelime döküldü. "Suphanallah..."
Nerina Arapça notu ona gösterdi. Haydar Hoca dikkatle okumaya başladı.
Bir süre sonra başını kaldırdı.
"Kapının nöbetçileri unutursa…kapının ardındakiler hatırlar."
Kimse konuşamadı. Çünkü son birkaç haftadır yaşadıkları her şey bu cümlenin içinde saklıydı. Tam o sırada bodrumdan hafif bir titreşim geldi ve herkes sustu.
Kerem başını kaldırdı. "Bu yeni bir şey."
Titreşim yeniden geldi. Bu defa daha belirgindi. Hepsi bodruma inmişti. Minyatür ev her zamanki yerindeydi ama evin bütün ışıklar yanıyordu.
Önce giriş katı. Sonra üst kat. Ve ardından... Daha önce hiç bulunmayan arka oda.
Sena olduğu yerde donup kaldı. "Bu oda burada mıydı?"
Nerina başını salladı. "Hayır yoktu."
Morvan iç çekti. "Harika. Ev genişliyor."
Kerem dikkatle baktı. Minyatür evin arka tarafında gerçekten yeni bir oda oluşmuştu.
Kayıtlar Kitabı kendi kendine açıldı. Satırlar yeniden yazılıyordu.
“BİRİNCİ NÖBETÇİ”
“DÖNÜŞ İZNİ VERİLDİ”
Morvan yutkundu. "Bu iyi bir şey mi?"
Kerem omuz silkti. "Bu evde olanlar iyi mi ya da kötü mü artık bilmiyorum."
Haydar Hoca kitabı izliyordu. Son satır oluşmaya başladı.
“EMANET HATIRLANDI”
Tam o anda... Yeni oluşan odanın ortasında küçük bir siluet belirdi. Minik bir insan figürü.
Hareketsiz ve sessizdi. Elinde bastonu vardı.
Kimse konuşamadı çünkü hepsi aynı şeyi anlamıştı.
Birinci Nöbetçi henüz gelmemişti ama minyatür ev onu hatırlamıştı.