MyStoryBölüm 1 / 34

Bölüm 1 / 34

Sessiz Gelin (Tamamlandı)

Sessiz Gelin (Tamamlandı)

Bölüm
34
Puan
Yeni
Okunma
1.7K

Helin -1

HELİN

Sabahın beşinde uyanmak, bu evde yaşadığım altı yılın bana bıraktığı tek alışkanlık değildi ama en sadığıydı. Horozlar daha ötmeden, dağın üstündeki gökyüzü kurşun renginden süt rengine dönmeden önce gözlerim kendiliğinden açılırdı. Bir an nerede olduğumu bilmezdim. Sonra tavandaki o uzun, yamuk çatlağı görürdüm. Kış gelince nem ona bir kuş şekli verirdi, ben de bu yüzden ona "kuş" derdim, içimden, çünkü başka türlüsünü bilmiyordum.

Evet, içimden. Çünkü ben dilsizim.

Doğuştan değil. Bunu bilen azdır, bilen de unutmuştur. Dört yaşındayken geçirdiğim yüksek bir ateşten sonra sesim bir daha geri gelmedi. Annem anlatırdı, "Bir sabah uyandın, ağzın açıktı ama içinden hava çıkıyordu sadece," derdi. Köydeki ebe bir şeyler okudu, doktora götürecek paramız yoktu, sonra da götürecek anam kalmadı. Ben böyle büyüdüm. Elimle, gözümle, kaşımla, bakışımla konuşarak. İnsanlar dilsiz birine bakınca kulağının da duymadığını sanır, bir de aklının eksik olduğunu. Yanımda bana dair en acımasız cümleleri kurarlar, ben de yüzümü hiç oynatmadan onları dinlerim. Duyduğumu bilmezler. Ya da bilirler de umursamazlar.

Yanımda yatan küçük sıcaklık kıpırdandı. Mizgin, yüzünü koltuk altıma gömmüş, bir bacağını karnıma atmıştı. Beş yaşındaydı, ama uykuda hâlâ bebekti. Saçları terden ensesine yapışmış, ağzı yarı açıktı. Onu uyandırmamak için nefesimi tuttum, yavaşça yataktan çıktım. Üzerine yorganı çektim, alnına dudaklarımı değdirdim.

Ben bu odada, altı yıl önce hizmetçi olarak kalmaya başladığım odada, hâlâ kalıyordum. Konağın mutfak koridorunun sonunda, kömürlük ile çamaşır odasının arasında, tek penceresi avluya bakan küçük bir odaydı. Evlendiğimde kimse beni taşımadı. Zaten kimse "taşın" dememişti. Bana verilen yatak yine o yataktı, dolap yine o dolaptı. Değişen tek şey, duvarın dibine konan çocuk karyolasıydı. Mizgin ona altı ay sonra sığamaz oldu, o günden beri benimle yatıyor.

Atahan'ın odası üst kattaydı. İki katın arasında on dokuz basamak vardı. Saydım. Altı yıldır sayıyorum.

Lavaboya gidip yüzümü soğuk suyla yıkadım. Aynada kendime baktım. Yirmi beş yaşındaydım ama gözlerimin altındaki gölgeler bana otuz beş kattırırdı. Saçımı ensemde sıkıca topladım, üzerime koyu renkli, eski ama temiz önlüğümü geçirdim. Evin gelini olmak diye bir şey varsa, o sabah ayna bana onun cevabını vermedi.

Mutfağa girdiğimde karanlıktı. Elimi duvardaki düğmeye uzatmadan, alışkın adımlarla ocağa gittim. Çaydanlığı doldurdum. Demliği yıkadım. Dünden kalan hamuru ıslak bezin altından çıkardım, un serpilmiş tezgâhın üstüne koydum. Konakta herkes sabah kahvaltısında taze ekmek isterdi. Konak, dediğim bu ev, aslında bir konak değildi artık. Haydar Karabey'in babasının yaptırdığı eski taş evin üzerine, Atahan'ın iş kurmaya başladığı yıllarda cam cepheli, modern bir kanat eklenmişti. Taş duvarlı eski kısım hâlâ ailenin yüreğiydi. Dışarıdan bakan "ne güzel, ne eski, ne zengin" diye düşünürdü. İçerideki insanlar ise soğuğu taştan değil birbirlerinden alırdı.

Bingöl'ün yüksek yaylalarından inen sabah serinliği pencerenin aralığından içeri sızdı. Avluda ceviz ağacı yaprak döküyordu. Ekim ayının on üçüydü. Mutfak takviminde kırmızı kalemle işaretlenmiş bir şey yoktu, ama benim içimde bir yerde, nedenini bilmediğim bir sıkıntı duruyordu. Sanki ev bu sabah daha ağır nefes alıyordu.

Aşçı Şerife kapıdan girdi. Elli beş yaşlarında, kısa boylu, geniş omuzlu, elleri hep nemli bir kadındı. Bana başıyla selam verdi, ben de eğilerek karşılık verdim. Yıllardır birbirimize ne iyi ne kötü davrandık. Şerife, bu evin yazılı olmayan kuralını çok iyi bilirdi: Helin'e fazla yakın olan, ağanın annesinin gözünden düşerdi. O yüzden bana kibrit çöpü kadar bile iyilik etmezdi. Ama kötülük de etmezdi. Bu evde bu, neredeyse sevgi sayılırdı.

"Süt gelmedi," dedi, ocağın yanına çömelerek. "Zeki'ye söyledim, sabah erken getir, dedim. Hep geç."

Başımı salladım. İşaret parmağımı kaldırdım, sonra elimle kapıyı gösterdim: *Ben bakarım.* Şerife bana anlamayan gözlerle baktı, sonra omuz silkti. Altı yıldır işaretlerimi anlamıyordu. Anlamaya çalışmadığı için değil, çalışmayı gereksiz bulduğu için. Zaten ona söyleyeceklerimin hepsi mutfakla ilgiliydi, hepsini de elimin hareketinden çıkarırdı.

Süt kamyoneti avlu kapısında beklerken ben hamuru yoğurmayı bitirmiştim. Dışarı çıkıp Zeki'den kovaları aldım. Zeki yirmi yaşında, gözlerini kaçıran bir çocuktu. Bana "yenge" demeye utanırdı. "Hanım," derdi, sonra düzeltirdi, sonra tekrar kekelerdi. Bu sabah hiçbirini demedi, sadece kovaları uzattı ve gitti. Dönerken avlunun taşlarına bakıp içimden saydım: Altmış yedi taş. Bir tanesinin ortasında hâlâ o küçük çatlak vardı. Mizgin ona "tavşanın kapısı" derdi.

O sırada üst kattaki pencerelerden birinde ışık yandı. Atahan'ın odası.

Başımı kaldırmadım.

---

Uygulamada reklamsız oku