Bölüm 3 / 34
3
Altı yıl önce, on dokuz yaşındaydım. Bu eve yeni gelmiştim.
Annem öldükten sonra köyde yalnız kalmıştım. Babamı hiç tanımamıştım. Anneannem beni bir süre besledi, ama kendisi de hastaydı. Köyün muhtarının karısı bir gün "Ağanın evinde hizmetçi arıyorlar, dilsiz kız çalışır, laf taşımaz," dedi. İlk cümleyi duyunca içim sızladı, ikincisini duyunca anladım ki bu iş bana "laf taşımadığım için" verilecekti. Bu bile bir iş sayılırdı. Küçük bir bohça yaptım, anneannemin elini öptüm, bir minibüsle buraya geldim.
Karabey konağı, ilk gördüğüm gün bana bir kale gibi geldi. Taşları kalındı, kapıları yüksekti. İçine girdiğimde Nigar Hanım beni baştan aşağı süzdü, "Bu mu?" dedi. Sonra konuşmaya devam etti, sanki ben orada yokmuşum gibi. "Dilsiz olması iyi. Gördüğünü anlatmaz. Ama ağzı olmayan insan bazen gözünü çok kullanır, ona dikkat edin."
İlk yıl çok çalıştım. Çamaşır, bulaşık, silme, süpürme, yemek taşıma. Hiç şikâyet etmedim. Konağın küçük köşelerinde saklanmayı, gölge gibi yaşamayı öğrendim. Evin büyük oğlunu, Atahan'ı ise uzaktan görürdüm. Ağır adımlı, sert bakışlı bir adamdı. Şehirde yaşayan, hafta sonları gelen, babasıyla tartışan, annesine ters cevap vermeyen bir adamdı. Bana hiç dokunmadı, hiç bakmadı. Ama bir gün, merdivenlerde bir tepsiyi düşürdüğümde, "Dikkat et," dedi sadece. Sesi sertti ama içinde alay yoktu. O gün o iki kelimeyi bütün gece düşündüm.
O gece.
Atahan'ın nişanlısı, evlenmelerine üç hafta kala başka biriyle kaçmıştı. Bunu sonradan öğrendim. Aşiret içinde büyük bir utanç sayıldı, ama "evlenilecek kızı kaçıran adam" olarak anılmak istemeyen aile, olayı üstü kapalı geçiştirdi. Atahan bir hafta boyunca konuşmadı. Sonra bir akşam, arkadaşlarıyla konağın alt katındaki misafir salonunda içmeye başladı. Çok içti. Bunu o akşam bütün evin bildiğini sanıyorum, ama kimse ses çıkarmadı. Ben yukarıdan, mutfaktan tepsiler taşıyordum. Gece yarısına doğru arkadaşları gitti. Salonda yalnız kaldı. Ben son bardakları toplarken…
Bu kısmı anlatamam. Anlatsam da kelime yok bende. Bazı şeyler dilsizlikle ilgili değil, insanın hafızasının kendi kendine kapattığı odalarla ilgili. O gece olanlar, o odalardan biri. Bildiğim şu: Atahan o gece o kadar sarhoştu ki, ertesi sabah gözlerini açtığında kim olduğumu hatırlamadı. Ben ise yataktan, o yarı karanlık odadan kaçarken yüreğimin bu kadar yüksek sesle atabileceğini hiç düşünmemiştim. Merdivende ağlamıştım. Bir hizmetçinin ağlaması, bu evde yoktu. Ben de sessiz ağlamayı zaten biliyordum.
Birkaç hafta sonra bunun ne anlama geldiğini anladım. Midem bulandı, sabahları ayağa kalkamaz oldum. Şerife bir gün bana uzun uzun baktı, sonra sessizce gidip Nigar Hanım'a bir şey fısıldadı. O akşam bütün aile salonda toplandı.
Haydar Ağa o zaman henüz sağlıklıydı. Yüksek sesle konuşurdu, bastonunu yere vururdu. Beni salonun ortasına çağırdı. Bir doktor raporunu masaya koydu. "Bu kız hamile," dedi. "Kim?"
Ben kimseye bakmadım. Zaten söyleyebileceğim bir ses yoktu. Ama o an, salonun köşesinde oturan Atahan'ın rengi attı. Bunu ben gördüm. Onun gözlerinde bir şey çöktü. Bir şey, bir yargı, bir korku, bir kabullenme.
"Benim," dedi.
Odada sessizlik oldu.
Haydar Ağa kalkıp bastonuyla yere vurdu. "Karabey evinde haysiyetsizlik olmaz," dedi. "Ben oğlumun çocuğunu sokakta bırakmam. Ben torunumun adını 'babasız' diye anılmasına izin vermem. Evleneceksiniz."
Atahan'ın yüzünde bir kas oynadı. "Baba, ben o kızı—"
"Evleneceksiniz," diye tekrarladı Haydar Ağa. Ve konu orada kapandı.
Düğün diye bir şey olmadı. Bir öğleden sonra, belediyede, iki tanıkla imza attık. Üzerimde Sevda'nın eskitmiş bir elbisesi vardı. Elime çiçek vermediler. Atahan o gün bana baktı mı, hatırlamıyorum. Belki bakmıştır. Ben ise nikâh memurunun karşısında, kocamın adını söyleyemediğim için, parmağımla imza attım. İsmim kâğıdın üzerinde, yazının altında duruyordu: *Helin Karabey.* Bu ismi kendi ismim gibi hissedemedim hiç.
O gece Atahan beni evin üst katındaki odasına almadı. Yan odayı bile göstermedi. "Sen nerede kalıyordun?" dedi sadece. Ben mutfağın arkasındaki küçük odayı işaret ettim. Başını salladı. "Orada kal," dedi. Sonra arkasını dönüp merdivenlerden çıktı.
Mizgin doğduğunda hastanede bile yanıma gelmedi. Haydar Ağa geldi. Bebeği kucağına aldı, uzun süre baktı. "Kız," dedi. Sesi hayal kırıklığıyla doluydu ama bebek ona gülümseyince yumuşadı. Atahan ise iki gün sonra, odamın kapısında göründü. Elinde bir buket vardı, ama çiçeklerin hangi mağazadan geldiğini söylemeyen bir kâğıtla sarılmıştı. Bebeğe dokundu. Sonra bana baktı.
"İyi misin?" diye sordu.
Başımı salladım.
"Bir şeye ihtiyacın var mı?"
*Evet,* demek istedim. *Sana. Bir kez bana bakmana. Bir kez adımla seslenmene.* Bunu işaret etmeye gücüm yetmedi. Ben yine başımı salladım: *Hayır.*
"Tamam," dedi. Çiçekleri komodinin üstüne bıraktı ve gitti.
O çiçekleri üç gün boyunca kurumasın diye suyla besledim. Dördüncü gün bile hâlâ bakıyordum. Çünkü bu evde bana hediye edilmiş tek şey oydu.
---
Kapının eşiğinde kalakaldığımı, bir bulut avlunun üstünden geçerken fark ettim. Gözümü kırpıştırdım. İçeri döndüm.
Bulaşıklar bekliyordu. Kahvaltı sofrası toplanmıştı bile, Şerife çoktan öğle yemeğine başlamıştı. Soğanları doğrarken gözlerim yanıyordu, ama bu sefer sebebi soğan değildi.
İkinci çocuk meselesi, bu evin kapalı kapıların ardında konuşulan ilk konusu değildi. Mizgin doğduktan sonra aradan iki yıl geçtiğinde, Nigar Hanım beni Elazığ'daki bir doktora götürdü. Soğuk bir muayene odasında bana bir sürü şey yapıldı. Kan alındı, film çekildi. Doktor bir süre kâğıtlara baktı, sonra annesine döndü. "Tıbbi olarak bir sorun görünmüyor," dedi. "Bazen ilk doğumdan sonra nedeni açıklanamayan bir şekilde ikinci gebelik gerçekleşmeyebiliyor. Buna ikincil kısırlık diyoruz. Tedavi seçenekleri var, deneyebiliriz."
Denendi. İki yıl boyunca altı tedavi, bir sürü ilaç, onlarca iğne. Her ay, her kanama, bu evin havasında bir yas gibi dolaşırdı. Nigar Hanım hiçbir şey demezdi, sadece bana bakar, sonra gözlerini kaçırırdı. Halk arasında "kız kısırlığı" derlerdi buna. İlk çocuk kız olunca ikinci çocuğu doğuramayan kadınlar için kullanılan bir söz. Ne tıpta ne gerçekte bir karşılığı vardı. Ama bu evde hiçbir söz, gerçeklikten daha güçlü olamazdı.
"Kızım kısırdır," derdi Nigar Hanım komşulara. "Ama Allah ona bir kız verdi, ona da şükür."
Bunu duymayan olmasın diye bazen yanımda söylerdi. Ben ise o günlerde bile yemeğe devam ederdim. Çünkü yemek bekleyemezdi. Çünkü ben çalışmak zorundaydım. Çünkü bu eve ait olmak için yapabileceğim tek şey, işlerin hiç aksamamasıydı.
Doktor, üçüncü yıl sonunda bana dönüp açık bir cümle kurmuştu. "Hanım," dedi. Nigar Hanım'ın yokluğunda, bir an için. "Tedaviyi bırakmak isterseniz bırakabilirsiniz. Bu sizin suçunuz değil."
Gözlerime baktı. Ben o an, hayatımda ilk kez, birinin gözlerinde kendimi gördüm. Doktor işaret dilini bilmiyordu, ama o cümleyi benim elimin diliyle söyler gibi söylemişti.
Eve dönüşte Nigar Hanım'a bunu anlatamadım. Ne ellerimle ne gözlerimle. Zaten dinlemeyecekti.
---