Bölüm 4 / 50
Sınırların Yıkılışı
Aradan geçen bir hafta, zihnimde oynanan hastalıklı bir psikolojik savaş gibiydi.
Kazanın üzerinden günler geçtikçe, malikanenin içindeki o boğucu tansiyon katlanarak artıyordu. İyileşme süreci hızlandıkça, bu 'yeni' kocamın sergilediği farklılıklar artık tesadüf denilerek geçiştirilemeyecek kadar belirgindi. Akşam yemeklerinde yıllardır ağzına sürmediği kanlı biftekleri iştahla tüketiyor, her zaman dinlediği klasik müzik yerine çalışma odasından boğuk, karanlık caz tınıları yükseliyordu. Ve en kötüsü... bakışları. Eskiden beni sadece şık bir tabloyu inceler gibi süzerek geçen o adam, şimdi aynı odada olduğumuz her saniye beni zihnen soyuyor, paramparça ediyor ve yeniden birleştiriyordu.
Salı akşamı, o evde yokken dayanamadım. Kendi deliliğimi kanıtlamak zorundaydım. Adımlarım beni istemsizce onun devasa ceviz kapılı çalışma odasına götürdü.
Oda, ağır puro dumanı ve pahalı deri kokuyordu. Masasına yaklaşıp çekmeceleri karıştırmaya başladım. Hastane raporlarını, kaza tutanaklarını, deri grefti ile ilgili herhangi bir tıbbi belgeyi bulmam gerekiyordu. Ellerim titreyerek dosyaların arasında gezinirken, birden arkamda o kalın, ceviz kapının kapandığını duydum. Tık. Kilit sesi.
Dondum kaldım. Yavaşça arkamı döndüğümde, karanlığın içinde kapıya yaslanmış beni izlediğini gördüm. Kolları göğsünde çaprazlanmıştı ve yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
"Bir şey mi arıyordun?" Sesi o kadar sakindi ki, fırtına öncesi sessizliği andırıyordu.
"Ben..." Yutkundum, masaya tutunarak ayakta kalmaya çalıştım. "Sadece... sigorta kağıtlarını arıyordum. Kaza için."
Bana doğru yürümeye başladı. Adımları o kadar sessiz, o kadar ölçülüydü ki, karanlıkta avına yaklaşan büyük bir kedi gibi görünüyordu. Aramızdaki mesafe saniyeler içinde kapandı. Ellerini masanın kenarına, tam kalçalarımın iki yanına koyup beni masayla kendi arasına sıkıştırdı. Boyu benden çok uzundu, başımı kaldırıp o dipsiz karanlık gözlerine bakmak zorunda kaldım.
"Yalan söylüyorsun, Valerie," diye fısıldadı yüzüme doğru eğilerek. "Senin gözlerinde hep aynı soruyu görüyorum. Sen kimsin? diye bağırıyor gözbebeklerin."
Kalbim duracak gibiydi. "Sen... değiştin."
"İnsanlar ölümün kıyısından döndüklerinde değişirler." Bir elini masadan kaldırıp yüzüme uzattı. Uzun, sıcak parmakları çenemi kavradı, başparmağı alt dudağımın üzerinde yavaşça dolaştı. "Belki de ölüm, içimdeki o kibirli aptalı öldürmüş ve geriye sadece ne istediğini bilen, aç bir adam bırakmıştır."
Gözlerimi kapattım. Dokunuşu beynimi uyuşturuyordu. Bana o kadar yakındı ki, nefesini dudaklarımda hissediyordum. "Ne istiyorsun?" diye fısıldadım, kendi sesim bile bana yabancı gelmişti.
"Seni." Kelime ağzından bir mermi gibi çıktı. "O sahte, soğuk evliliğimizin arkasına saklanan o vahşi kadını istiyorum. Ve yemin ederim, seni alana kadar durmayacağım."
Dudakları dudaklarıma vahşi bir şekilde kapanmadan hemen önce, gözlerim çalışma odasının kitaplığındaki ufak bir detaya takıldı. Ansiklopedilerin arasındaki boşlukta, yine o küçücük, kırmızı ışık yanıp sönüyordu. Bir an için, bu odada sadece ikimizin olmadığını hisseder gibi oldum. Ense kökümden aşağı buz gibi bir ter damlası kaydı ama onun dudakları tenimi esir aldığında, dünyadaki diğer her şey silinip gitti.